|
DİN GÜZEL AHLÂKLI OLMAMIZI
SAĞLAR
Din, yaşamın zorluklarına
karşı insana dayanma gücü ve ümit verir. Bu da onun bunalımlara
düşmesini, karamsar olmasını önler. Çünkü Allah’a dayanmak ve güvenmek
insana güç kazandırır.
DİNİM BENDEN GÜVENİLİR İNSAN OLMAMI İSTER
Güven, kişinin doğruluğunun işaretidir. Doğru kişi, insanlar arasında
sevilir ve sayılır. Din güvenilir kişiler olmamızı ister. Güven,
toplumda huzur ve mutluluğu sağlar.
ÜZERİME DÜŞEN GÖREVLERİ YAPARIM
Görev ve sorumluluk, birey ve toplum yaşamının gereklerindendir. Bu
görev ve sorumlulukların eksiksiz yerine getirilmesi işlerin düzenli ve
verimli olarak sürmesi demektir. Bu da toplumların huzur ve mutluluğunu
sağlar.
Toplumlar bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri ağrırsa diğer taraflar da
bu durumdan rahatsız olur. Tıpkı bunun gibi, görev ve sorumlulukların
birileri tarafından yerine getirilmemesi, tüm işleri aksatır.
VERDİĞİM SÖZDE DURURUM
Söz vermek sorumluluk almaktır. Bu bakımdan söz vermeden önce iyi
düşünmek gerekir. İnsan yerine getirebilceği sözler vermelidir. Verilen
sözler de yerine getirilmelidir. Çünkü verilen sözü yerine getirmek
insanın kişiliğini ve kendisine duyduğu saygıyı gösterir.
“Bir şeye evet dediğin, yani söz verdiğin zaman onu tut, yerine getir!
Zira verilen söz özgür ve kişilik sahibinin üzerine bir borçtur. Yok
eğer sözünü yerine getiremeyeceksen ‘evet’ yerine ‘hayır’ yani ‘yapamam’
de ki rahat edesin! Böylece halk da sana yalancı demesin.”
Dinimiz, verilen sözü yerine getirmemizi ister. Allah şöyle buyurur: “…
Kim sözünü yerine getirir ve günahtan korunursa, şüphesiz Allah da
korunanları sever.” (3/Âl-i İmrân suresi, 76) Hz. Peygamber, verilen
sözü yerine getirmemenin ikiyüzlülüğün işareti olduğunu söylemiştir (Camiussagir,
2, 1/.
Verilen sözü yerine getirmemek, insanı küçültür. Sözünde durmayan
insanlara güvenilmez. Verilen sözü yerine getirmemek, kötü bir
davranıştır.
Verdiği sözü yerine getirmesi, o kişinin doğru ve dürüst olduğunu
gösterir.
Toplumda sözünü yerine getirmeyen insanlardan uzak durulur. Onlarla
hiçbir ortak iş yapılmaz.
EMANETE İHANET ETMEM
Emanet, korunmak için birine bırakılan herhangi bir şey anlamına gelir.
Bir kimseye bir şey emanet etmek, ona güvendiğimizi gösterir. Her ne
şekilde olursa olsun bize emanet edileni korumamız gerekir.
Birinin korumamız için bize verdiği para, eşya emanettir. Emanet,
yalnızca maddî şeylerle ilgili değildir. Sağlığımız, aklımız,
görevlerimiz, sorumlu olduğumuz kimseler de bize emanettir.
Emaneti gözetmek insanların doğruluğunu ve dürüstlüğünü gösterir.
Toplumda, insan-ların birbirlerine güvenmelerini sağlar. Emanete hıyanet
etmek ise güven duygusunun kaybolması sonucunu doğurur.
Dinimiz, emaneti gözetmemizi öğütlemiştir. Allah şöyle buyurur:
“İnananlar, emanetlerini ve verdikleri sözleri yerine getirirler.” (23/Mü’minûn
suresi,
Allah’ın öğütleri ve sakınmamızı istedikleri de emanettir. Allah şöyle
buyurur: “Ey inananlar! Allah’a ve peygambere hainlik etmeyin. Sonra
size emanet edilen şeylere hainlik etmiş olursunuz.” (8/ Enfâl suresi,
27)
Hz. Peygamber de emanete hıyanet etmenin ikiyüzlülüğün işaretlerinden
biri olduğunu bildirmiştir. (Camiüssagir, 2, 1/
KÖTÜLÜĞE YAKLAŞMAM
Kötülük dinin ve aklın hoş görmediği şeydir. Söz gelimi içki içmek, adam
öldürmek, hırsızlık yapmak kötüdür.
Her türlü kötülüğün farkında olmak ve bu kötülüklerin zararından
kaçınmak gerekir. Çünkü kötülüğe yaklaşmak insanın kendisine ve
çevresine zarar verir. Onun için bu davranışlar Allah’ın hoşuna gitmez.
Kötülük düşüncede başlar. Daha sonra da davranış hâline gelir. Örneğin,
kin gütmek, kıskançlık, bencillik insanın iç dünyasından başlayan ve
davranış hâline geldiğinde zarar veren duygu ve düşüncelerdir.
Kur’anıkerim’de: “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle yapın. İnsanlara
eşyalarını eksik vermeyin. Yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.”
(11/Hûd suresi, 85) Başka bir ayette de, “Allah’a verdikleri sözü
pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın yapmalarını istediği şeyleri
yapmayanlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve
kötü yer onlarındır.” buyurulur (13/Ra’d suresi, 25).
Kötülük, insanlar arasındaki sevgi ve güveni ortadan kaldırır. Bu da
insanın ve toplumun huzursuz olmasına neden olur.
HİÇBİR KONUDA DOĞRULUKTAN AYRILMAM
Dinin özü doğruluktur. Doğruluk insanın düşünce, söz ve davranışlarının
bir olmasıdır. Hiçbir zaman doğruluktan ayrılmamak gerekir. Allah şöyle
buyurur: “Senden istenildiği gibi dosdoğru ol.” (11/Hûd suresi, 112)
İnsanın her yerde ve her zaman doğru olması, doğru davranması onun
kişilik bütünlüğüne sahip olduğunu gösterir. Tutarsız olan, ne yapacağı
belli olmayan ve insanlara güven vermeyen kişi doğru insan değildir.
Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler, Allah’a saygılı olun ve
doğrularla beraber olun.” (9/Tevbe suresi,119)
Peygamberimiz şöyle buyurur: “Doğruluk iyiliğe, iyilik cennete götürür.
Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında doğrular derecesine çıkar.” (Buharî,
Edeb, 69)
KİMSENİN ARKASINDAN KONUŞMAM
Sevgi ve saygıyı kendilerine temel alan insanlar kimsenin arkasından
konuşmazlar. De-dikodu, gıybet, çekiştirme gibi sözcükler başkalarının
ardından konuşmayı ifade eder. Toplum-ların içlerini kemiren, insanların
en yakınlarına bile güvenini yok eden gıybet, bir kimseyi arkasından
hoşlanmayacağı sözlerle çekiştirmedir. Gıybet bir hadiste şöyle ifade
edilir: “Pey-gamberimiz, ‘Gıybetin ne olduğunu bilir misiniz?’ dedi.
Yanındakiler, ‘Allah ve onun elçisi daha iyi bilir,’ dediler. ‘Gıybet
birinizin kardeşini hoşlanmayacağı şeyle anmasıdır.’ dedi peygamberimiz.
Orada bulunan bir adam, ‘Söylediğim şey ya onda varsa?’ dedi. Bunun
üzerine peygamberimiz ‘Eğer söylediğin şey onda varsa gıybetini yapmış
olursun. Eğer söylediğin şey onda yoksa bu iftira olur.’ dedi.” (Müslim,
Birr, 70)
Kırgınlığa, dargınlığa neden olacak sözleri başkasına taşımamak gerekir.
Allah, “Ayıp araştıran, söz gezdiren kimseye uyma.” (68/Kalem suresi,
10) buyurmaktadır. Hz. Muham- med de, söz taşımanın kötü bir davranış
olduğunu belirtmiştir (Buharî, Edeb, 509).
Peygamberimiz gıybetin insanlara karşı duygularımızı etkilediğini şöyle
belirtiyor: “Bana kimse arkadaşlarımdan birinden (canımı sıkacak) bir
şey getirmesin. Çünkü ben karşınıza, içimde hiçbir şey olmadan çıkmak
istiyorum.” (Ebu Davut, Edeb, 33, Nu.: 5860)
Biri hakkında arkasından hoşlanmayacağı sözleri konuşmak insanların
arasının açılmasına neden olur, düzen ve huzuru bozar.
Kıskançlık, başkalarının sahip ol-duklarından (mal, makam vb.) huzursuz
olup o kimselerin bu nimetlerden yoksun olmalarını istemektir.
Kıskançlık; haset, çe-kememezlik olarak da adlandırılır.
Kıskançlık, kötü huyların başında gelir. İnsanlar arasında düşmanlık ve
kibir gibi bazı ahlâkî kötülüklerin nedenidir. Bundan dolayı dinimiz bu
kötü davranıştan uzak durmamızı öğütlemiştir. Dinimiz kıskancın
çekememesinden Allah’a sığınmamızı istemektedir: “Kıskandığı vakit
kıskanç kişinin kötülüğünden sabahın Rabbine sığınırım!” (113/Felak
suresi, 5)
Peygamberimiz kıskançlığın sevaplarımızı azaltacağını ve iyiliklerimizi
yok edeceğini haber vermektedir: “Kıskançlıktan sakının; ateş odunu
nasıl yerse, kıskançlık da iyilikleri öyle yer.” (İbni Mace, Zühd, 22)
KISKANÇLIKTAN, YALAN VE İFTİRADAN KAÇINIRIM
Yalan söylemek, gerçeği saklayıp bunun aksini söylemektir.
Yalan, insanın onurunu zedeleyen, onu küçülten bir davranıştır. Dinimiz
yalandan kesinlikle uzak durmamızı öğütler. Bundan dolayı
Kur’anıkerim’de, “Yalan sözden kaçının.” (22/Hac suresi, 30), “Kuşkusuz
Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (16/Nahl suresi,
116) buyrulmaktadır.
Peygamberimiz de yalanın sonunun felâket olduğunu ve yalandan uzak
durulması gerektiğini öğütlemektedir: “…Yalandan sakının! Çünkü yalan
günaha, günah da cehenneme götürür.” (Buharî, Edeb, 69)
İftira, kasıtlı olarak bir kimseye işlemediği bir suçu yakıştırmaktır.
İftira, suçsuz insanları suçlamaktır ve insan hakkına saygısızlıktır.
İnsan hakkını çiğnemek büyük günahlardandır. İftira eden kişinin
Allah’tan bağışlanma dilemesi yetmez. İftira ettiği kişiden özür dileyip
helâlleşmesi gerekir.
Dinimiz iftira etmeyi yasaklamıştır: “Siz bu iftirayı, dilden dile
birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi olmadığınız şeyi
konuşuyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allah
katında çok büyük bir suçtur.” (24/Nur suresi, 15)
İFTİRA
Mehmet henüz yirmi yaşında, çevresiyle iyi ilişkiler kurabilen bir
delikanlıydı. Mehmet mahallesinde oturan “Ayşe Ana” lâkaplı bir kadına
her gün uğrar, hâlini hatırını sorar, birtakım ihtiyaçlarını gidermeye
çalışırdı. Bu yaşlı ve kimsesiz kadın da Mehmet’e ancak dua ile karşılık
verebiliyordu. Kadıncağızın elinden başka bir şey gelmiyordu.
Bu yaşlı kadının gençliğinden kalma dört tane altın bileziği vardı. Bunu
bir gün söz arasında annesinden duyan mahalledeki Gürdal adlı bir genç
kumar borcunu bu bileziklerle kapatabileceğini düşündü. Bu bileziklere
nasıl ulaşabileceğini plânlamaya başladı.
Bir gece yaşlı kadının evine gizlice girdi. Kadıncağız uyuyordu. Yaşlı
kadının kollarındaki bilezikleri sessizce almaya çalıştı. Yaşlı kadının
uyandığını gören Gürdal heyecanlandı ve bilezikleri alıp kaçtı. Bu olayı
tesadüfen gören Gürdal’ın arkadaşı Ali ise paranın yarısını alması
koşuluyla onu bu işten kurtaracağını söyledi. Bu düşünce Gürdal’ın
hoşuna gitti.
Ertesi gün kadın bu olayı karakola bildirip suçlunun bulunmasını istedi.
Daha önce hazırlıklı olan Ali, “Olsa olsa bu bilezikleri Mehmet
çalmıştır. Çünkü ondan başka bu kadınla ilgilenen kimse yoktu
mahallemizde.” diyerek herkesi buna inandırdı.
Mehmet mahkemeye verildi ve tüm mahalleli Ali’nin yönlendirmesiyle onun
aleyhinde şahitlik yaptı. Mehmet haksız yere mahkeme tarafından on beş
yıl hapse mahkûm edildi.
Ramazan DİLER
BAŞKALARINI HOR GÖRMEM
Başkalarını hor görmek; onları küçümsemek, onlara yukarıdan bakmaktır.
Başkalarını hor görenler, kendilerinden başkasını düşünmezler.
Yaptıklarıyla çokça övünürler.
İnsanın sahip olduklarından dolayı büyüklenerek veya böbürlenerek,
başkalarını hor görmesi insana yakışan bir davranış değildir.
Başkalarını hor gören insanlar sevilmezler.
Dinimiz başkalarını hor görmekten sakınmamızı ister. Allah şöyle
buyurur: “İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek
yürüme. Şüphe yok ki Allah kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.”
(31/Lokman suresi, 1
İNSAN DEĞERLİDİR
Selâm vermenin insan ilişkilerinde ne kadar önemli olduğunu bildiğim
için selâmımı kimseden esirgemem. Çünkü selâm verdiğim insanların
yüzünde o sevinci görmek beni yeniden yaşama bağlıyor. Fakat selâm
verdiklerim arasında apartmanımızın kapıcısını ayrı bir yere koyuyorum.
Ne zaman selâm versem hiç kimseden görmediğim kadar güzel karşılık
verirdi. Onu sabahları ve akşamları hep beni bekliyormuş gibi görürdüm.
Kafamda türlü düşünceler uyanıyordu. Acaba bir şey isteyecek de benden
çekinip isteyemiyor mu, diye düşünürdüm.
Bir akşam apartmandan içeri ayağımı atmıştım ki adamcağız alt merdivenin
orada oturuyordu. Yine her zaman olduğu gibi selâm verdim ve “Bir şey mi
oldu, ihtiyacın mı var da bura da bekliyorsun?” diye sordum. Adam,
“Hayır beyefendi, yalnızca, bana selâm vermenizi bekliyordum. Çünkü
apartmanda bana sizden başka selâm veren yok.” dedi.
Belki gözümden yaşlar akmamıştı fakat kalbime inen gözyaşlarını
insanları horlayan ve onlara bir selâmı çok gören kalpler hiçbir zaman
hissedemeyeceklerdir.
|