|
Peygamberimizin Hayatından
Hatıralar-3
• AY BÖLÜNÜYOR
Gece yarısıydı. Ebu Cehil’i yine uyku tutmamıştı. Yatağından kalkmış,
odanın içinde sıkıntıyla dolaşıp duruyordu. Sonra gökyüzünü seyretmeye
başladı. Ay pırıl pırıldı. Bir an durdu. Gözleri birden sevinçle
parladı. Koşa koşa Ebu Leheb’in evine gitti. Onu derin uykusundan
uyandırdı ve sinsi planını anlattı: “Yarın gece bütün Mekkelileri
Kâbe’nin önünde toplayacağım. Ebu Talip’in yetimini de çağıracağım
tabii. Sonra da ondan ayı bölmesini isteyeceğim. Eğer gerçekten
peygambersen ayı ikiye böl de görelim diyeceğim.”
Ebu Cehil’in fikri Ebu Leheb’i de çok mutlu etmişti. Sevinçle
kucaklaştılar.
Ertesi gece Mekkeliler Kâbe’nin önünde toplanmıştı. Ebu Cehil planını
uygulamaya koydu ve ne istediğini Peygamberimize söyledi.
Peygamberimizin en çok istediği şey onların Allah’a iman etmeleriydi. Bu
sebeple de isteklerini kabul etti. Önce Allah’a uzun uzun dua etti.
Sonra sağ elini yukarı kaldırdı. İşaret parmağını aya doğru uzattı. Ayı
ortadan bölecekmiş gibi bir işaret yaptı. Ve işte o anda olan oldu. Ay
ortadan ikiye bölündü ve tekrar bütünleşti. Müslümanlar gözyaşları
içinde tekbir getiriyorlardı.
Müşrikler dillerini yutmuşlardı sanki. Birazdan asla Müslüman olmak
istemeyen Ebu Cehil’in sesi duyuldu: “Muhammed’in nasıl bir büyücü
olduğunu gördünüz değil mi?”
Sevgili çocuklar, işte böyle peygamberler tarafından yüce Allah’ın
yardımıyla gerçekleştirilen akıl almaz olaylara mucize denir.
Peygamberler dışında Allah’ın çok sevdiği kişiler de mucizeye benzer
olaylar gerçekleştirebilirler. Bu olaylara da keramet denir. Sakın
sihirbazların el çabukluğu ve bir takım âlet oyunuyla yaptıklarını
mucize ve kerametle karıştırmayın tamam mı?
HÜZÜN YILI
Yıl 619… Şanlı Peygamberimizin amcası Ebû Talip rahatsızlanmıştı.
Peygamberimiz çok üzgündü. Amcasının başından ayrılmıyordu. Onun vefat
etmeden önce kelime-i şehadet getirmesini çok istiyordu. Müşrikler de
oradaydılar. Ebu Talip tam gönlünde sakladığı imanını diliyle de ifade
edecek ki “Ebu Talip iman korkusuyla iman etti” desinler istemem diyerek
vazgeçti ve başı yanına düştü. Bütün hayatını Peygamberimizi koruyarak
geçiren bu insan vefat etmişti. Sevgili Peygamberimiz ne kadar üzgünse,
müşrikler de o kadar mutluydular.
Bundan kısa bir süre sonra büyük bir acı daha yaşandı. Kadınların en
üstünü, annelerin annesi, iyilik, doğruluk, sevgi dolu olan Hazreti
Hatice de dünyadan ayrılmıştı artık.
Bu iki büyük acı aynı yıl yaşanmıştı. Bu yüzden de o yıla “hüzün yılı”
yani üzüntülerle dolu yıl denildi.
AKABE’DE BAĞLILIK SÖZÜ
Medine, Mekke yakınlarında küçük bir şehirdi. Eski adı “Yesrib” idi.
Burada Evs ve Hazreç adındaki iki kabileyle üç Yahudi kabilesi yaşardı.
620 yılıydı. Peygamber Efendimiz yine hac mevsiminde Mekke’ye gelenleri
İslamiyet’e davet ediyordu. Bu sırada “Akabe” isimli tepede Hazreç
kabilesinden 6 kişiyle karşılaştı. Kendilerine İslâm dinini anlattı.
Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinden okudu. Medineliler çok duygulanmışlardı.
Ömürleri boyunca böyle güzel, böyle anlamlı, böyle duygulu bir şey
duymamışlardı. Ve bu iyi kalpli insanlar hemen müslüman oldular. Sonra
da Medine’ye dönerek halkı müslüman olmaya çağırdılar.
Bir yıl sonra 621 yılında, bu ilk gruptan beş kişi ile yine Medine
halkından yedi kişi Akabe tepesinde Peygamberimizle buluştular. “Bundan
sonra Yüce Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina
yapmayacaklarına, hiç kimseye iftirada bulunmayacaklarına, kız
çocuklarını öldürmeyeceklerine” dair Peygamberimize söz verdiler. “Ey
Allah’ın elçisi, ölünceye kadar senin emrindeyiz. Bütün buyruklarını,
isteklerini hemen yerine getirmeye hazırız” diyerek bağlılıklarını ifade
ettiler. Bu sözleşmeye “Birinci Akabe Bey’atı” denir.
Bir yıl sonra aynı yerde tekrar buluşmak üzere ayrılırlarken Medineli
Müslümanlar: “Ey Allah’ın elçisi! Bize Kur’an’ı ve İslâm dinini
öğretecek birisini gönderirseniz görevimizi daha iyi yapabiliriz”
dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz “Medine’ye Allah’ı çok seven,
Allah’ın da kendisini sevdiği birini göndereceğim” buyurarak Mus’ab bin
Umeyr isimli sahâbîyi onlarla gönderdi.
Medineliler Hz. Mus’ab’ı çok sevmişlerdi. Müslüman olan, olmayan herkes
onu dinlemeye geliyordu. Birkaç hafta sonra Medine’deki pek çok ev
nurlanmıştı.
Mekke’deki Müslümanlar bu yıla da “Sevinç yılı” ismini vermişlerdi.
622 yılında Medine’deki Evs ve Hazreç kabilelerinden 73 erkek, 2 hanım
yeniden geldiler. Akabe’de Peygamberimizle buluştular
ve Müslüman oldular. Peygamberimizi Medine’ye davet ettiler. Medine’ye
şeref verdikleri zaman da kendisini canları gibi koruyacaklarını,
Müslümanların fakirlerine ve zayıflarına yardım edeceklerini yemin
ederek kabullendiler ve buna söz verdiler. Bu olaya da İkinci Akabe
Bey’atı dendi.
MİRAÇ
Peygamberliğin 13. yılı… 622! Peygamber Efendimiz, Medine’ye hicretten 8
ay önce Recep ayının 27. gecesi amcasının kızı Ümmü Hânî’nin evindeyken
miraç mucizesi gerçekleşti. Cebrâil, Burak adında bir binit getirdi.
Peygamberimizi alıp Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürdü. Oradan göklere
çıkardı. Peygamber Efendimiz nice âlemler gördü. Diğer peygamberlerin
ruhları ile görüştü. Sidretü’l-müntehâ makamını geçtikten sonra Allah-ü
Teâlâ ile görüştü. Bu gece beş vakit namaz farz kılındı.
Peygamberimizin bu mucizesi çok kısa bir zaman içinde gerçekleşmişti.
Sabahleyin bu olayı insanlara bildirdi. Müminler hemen inanarak onu
tebrik ettiler. Müşrikler ise her zamanki gibi inkâr ettiler. Halbuki bu
mucizenin de pek çok delili vardı.
Efendimiz’in en yakın arkadaşı Ebu Bekir, bu olayı duyar duymaz hiçbir
şey sormadan inanmıştı. Bu sebeple de “sıddîk” (Doğrulayan, güvenilir,
sâdık dost) lakabını aldı.
Bu sene miraç kandilinde okuduğumuz “Gülcan’ın Kandil Günlüğü” yazısını
tekrar okursanız bu konuda verdiğimiz ayrıntılı bilgiyi hatırlamış
olursunuz.
HİCRET
Peygamberimiz Medine’li Müslümanların davetini kabul etmişti.
Müslümanlara hicret için hazırlanmalarını bildirdi.
622 yılında Müslümanlardan kimileri tek tek, kimileri küçük gruplar
halinde Mekke’den ayrılmaya başladılar.
Sonunda müslümanların hepsi Mekke’den ayrılmış, sadece 3 kişi kalmıştı:
Şanlı Peygamberimiz, Hazreti Ebu Bekir, Hazreti Ali.
Müslümanların Mekke’yi boşaltması müşrikleri sinirlendirmişti. Fakat bir
yandan da sevinçliydiler. Peygamberimizi rahatça öldürebileceklerini
düşünüyorlardı. Her aileden bir kişi seçerek bu sinsi planlarını yerine
getirecek grubu oluşturdular. Böylece Müslümanların tek bir âileyi
düşman edinmelerini engellemiş olacaklardı. (!)
• PEYGAMBERİMİZİN HİCRETİ
Vakit gece yarısını geçmişti. Peygamberimizin evi iki yüze yakın
putperest tarafından sarıldı. Hepsi de kılıçlı idi. Aralarında aldıkları
kararı uygulayacaklardı. Mübarek hayatına son vermeyi plânlamışlardı.
Peygamberimiz evinden çıktığında hep birden üzerine saldıracaklardı.
Böylece kimin öldürdüğü de belli olmayacaktı. Kurdukları tuzak buydu.
Ama Peygamberimizin tuzaktan haberi olmuştu. Yüce Allah, Hz. Cebrail ile
Peygamberimize bildirmişti. Peygamberimiz de o gece yatağına Hz. Ali’yi
yatırmıştı.
Putperestler ellerinde kılıç, heyecanla bekliyorlardı. O sırada
Peygamber Efendimiz evinden çıktı. Yerden aldığı bir avuç toprağı
düşmanlarına doğru savurdu. Ardından Yasin Sûresinin ilk sekiz âyetini
okudu. Düşmanlarından hiç biri kendisini görememişti. Peygamberimiz
aralarından geçerek doğruca Hz. Ebû Bekir’in evine gitti.
Süratle yol hazırlığı yapıldı. Bir heybeye biraz yiyecek koydular Sevr
Dağına doğru yola çıktılar. Dağ, Mekke’den bir saat uzaktaydı. Kısa
zamanda buraya vardılar. Orada bir mağaraya girip bir müddet
gizleneceklerdi. Mağaranın delikleri vardı. Buralardan zararlı hayvanlar
çıkıp kendilerini zehirleyebilirlerdi. Bu yüzden gömleğini yırttı.
Delikleri teker teker tıkadı. Sadece bir delik kalmıştı. Ona da
tıkayacak bir şey bulamamıştı. Daha sonra Peygamberimizi içeriye dâvet
etti. Sevgili Peygamberimiz içeriye girdi. Mübarek başını Hz. Ebû
Bekir’in dizine dayayarak uyudu. Hz. Ebû Bekir ise tıkayamadığı deliğe
ayağını dayamıştı.
Az sonra ayağında müthiş bir acı hissetti. Bu bir yılan ısırması idi.
Fakat delikten ayağını çekmedi. Peygamberimiz uyanmasın diye yerinden
kıpırdamadı. Fakat canı fena halde yanıyordu. Gözlerinden düşen birkaç
damla gözyaşı Peygamberimizin yüzüne düştü. Peygamberimiz birden uyandı.
Neyin var, ey Ebû Bekir?” diye sordu.
“Yâ Resûlallah, ayağımı bir şey soktu. Ama mühim değil Anam babam sana
feda olsun!” diye karşılık verdi.
Peygamberimiz yılanın soktuğu yere mübarek elini sürdü. Dua etti. Allah
bir anda şifa verdi. Acıdan eser kalmadı.
Tam o sırada Allah’ın emriyle bir örümcek geldi. Mağaranın ağzına ağını
ördü. Bir çift güvercin de aynı yere yuva kurdu. Allah bu hayvanları
Peygamberimize koruyucu olarak göndermişti.
Peygamberimiz mağaraya varmıştı. Ama müşrikler hâlâ onun evinin
önündeydiler. Bir ara yanlarına birisi uğradı: “Burada ne için bekleyip
duruyorsunuz?” diye sordu.
“Muhammed’i bekliyoruz,” dediler.
Adam başını iki yana salladı: “Muhammed,” dedi. “İçinizden çıkıp gideli
bir hayli zaman oldu. Üstünüze başınıza bir bakın. Toz toprak
içindesiniz!” Birbirlerine dikkatlice baktılar. Üstleri başları toz
toprak içindeydi. Şaşırdılar. Peygamber Efendimizin evinin kapısından
içeri baktılar. İçeride biri yatıyordu. “İşte Muhammed,” dediler.
“İçeride yatıyor!”
Ortalık ağarıncaya kadar beklediler. Böylece sabah oldu. Evden Hz.
Ali’nin çıktığını gördüler. Bütün bütün şaşırmışlardı: “Muhammed
nerede?” diye sordular.
Hz. Ali, “Bilmem” diye cevap verdi. Hayretleri büsbütün artmıştı.
Sevgili Peygamberimizi bulamayan putperestler çılgına dönmüşlerdi.
Mekke’nin her tarafını didik didik aramaya başladılar. Hz. Ebû Bekir’i
de evinde bulamadılar. Telâşları son haddine ulaştı. Mekke sokaklarına
tellâl çıkarttılar. “Muhammed’i bulup getirene yüz deve veririz” diye
ilân ettiler.
Bu çağrıyı duyan ne kadar hırsız, katil ve gözü dönmüş insan varsa
toplandı. Kiminin elinde kılıç, kiminin elinde kalın kalın sopalar
vardı. İçlerinde iyi iz takip edenler de bulunuyordu. Çok geçmedi.
Peygamberimizle Hz. Ebû Bekir’in çöl kumları üzerindeki izlerini
buldular. İzleri takip ederek Sevr Dağı eteklerine kadar geldiler.
İçlerinden biri seslendi : “İzler burada kesiliyor Onların şu mağaradan
ileri geçemediklerine yemin edebilirim.”
Peygamber Efendimizle sadık arkadaşı olan biteni görüyorlardı.
Putperestlerin konuşmalarını da işitebiliyorlardı. Fakat müşrikler
onları göremiyordu. Bu sırada Hz. Ebû Bekir oldukça telâşlanmıştı.
Endişe içindeydi. Üzgün üzgün, “Ey Allah’ın Peygamberi!” dedi. “Beni
öldürseler de gam yemem. Ama, Allah göstermesin, size bir zarar gelecek
olursa, bu ümmetin hali nice olur?”
Sevgili Peygamberimiz Yüce Allah’a güveniyordu. Gayet sakindi. “Ey Ebû
Bekir, üzülme!” dedi. “Allah bizimle beraberdir.”
Hz. Ebû Bekir bir derece teselli buldu. Ama tedirginliği hâlâ geçmiş
değildi. “Ey Allah’ın elçisi. Onlardan biri gelip de içeriye bakıverse
bizi görecek,” dedi.
Müşriklerden biri mağaranın ağzına kadar geldi. Fakat içeri girip
bakmadan hemen geri döndü. “Neden içeri girip bakmadın?” dediler.
O da şu karşılığı verdi: “Mağaranın ağzında yuva kurmuş iki güvercin
var. Orada olmalarına ihtimal yok. Öyle olsaydı şu yabanî güvercinler
orada dururlar mıydı hiç?”
Ümeyye bin Halef de mağaranın yanındaki adamlara kızgınlıkla bağırdı:
“Hâlâ mağaranın yanında ne dolaşıyorsunuz. Oradaki örümcek ağını
görmüyor musunuz ? O ağın Muhammed’in dünyaya gelmesinden evvel
gerildiğine yemin edebilirim.”
Putperestler bunun üzerine oradan uzaklaştılar. Böylece Yüce Allah
Peygamberini düşmanlarından korumuştu. Hem de bir örümcek ve iki yabanî
güvercin ile.
(Bu arada Peygamberimizin izini sürmekte olan Süraka isimli kişi de
yaşadığı ilginç olay üzerine bu işten vazgeçmiş, müşriklerin Efendimizi
bulmalarına engel olmuş ve daha sonra da İslâmiyet’i kabul ederek
Müslüman olmuştu.)
Medineli Müslümanlar Peygamberimizin Mekke’den ayrıldığını duymuşlardı.
Heyecan ve sabırsızlıkla yolunu gözlüyorlardı. Her gün sabah namazından
sonra yollara dökülmekteydiler. Öğle sıcağı bastırınca evlerine
dönüyorlardı.
Efendimiz önce Kuba köyüne gitti. On gün kadar kaldı. Burada bir mescit
yaptırılmasını istedi. Müslümanlar için yapılan bu ilk mescide Kuba
Mescidi dendi. İlk Cuma namazı Kuba Mescidinde kılındığı için buraya
Cuma Mescidi de denir.
Efendimiz’e emanet edilmiş olan malları yerlerine teslim eden Hz. Ali de
onlara burada yetişmişti. Peygamberimiz bir Cuma günü Küba’dan ayrıldı.
Medine’ye doğru hareket etti.
Peygamberimizi evinin çatısında beklemekte olan biri beyaz elbiseler
giymiş yolcuları fark etti. Olanca kuvvetiyle bağırdı: “Ey Müslümanlar
işte beklediğiniz zât geliyor.”
Bu müjde Medine sokaklarında şimşek gibi çaktı. Şehir bir anda bayram
yerine döndü. Müslümanlar derhal o tarafa doğru koştular.
Peygamberimizle buluştular. Günlerden beri onun yolunu gözlüyorlardı.
Mübarek yüzünü doya doya seyrettiler. Yer gök, “Allahu Ekber, Allahu
Ekber” sesleriyle çınlıyordu.
Peygamberimiz Kasva adlı devesinin üzerindeydi. Ağır ağır Medine
içlerine doğru ilerliyordu. Şehirde bir bayram havası vardı. Genç,
ihtiyar, herkes ilâhiler söylüyordu. Peygamberimizin şehre gelişi
kutlanıyordu. Kadınların sevinçleri yüzlerinden okunuyordu. Minik
çocuklar bayramlık elbiselerini giymişlerdi.. Neşe ile koşuşup
duruyorlardı. Bütün şehir, “Hazret-i Muhammed geldi. Şehrimizi
şereflendirdi. Yâ Muhammed Yâ Resûlallah !” sesleriyle çınlıyordu.
Peygamberimiz ise sevinç gösterileri arasında yol alıyordu. Her ev
sahibi aynı şeyi söylüyordu. “Ya Resûlallah, bizde misafir olun.”
Peygamberimiz hiç kimseyi incitmeyecek bir yol bulmuştu. Devesinin
önünde çöktüğü evin misafiri olacaktı. Mübârek devesi de sağa sola
bakarak ilerliyordu. Bir müddet öylece gitti. Daha sonra boş bir arsaya
çöktü. Peygamberimiz devesinden hemen inmedi. Deve az sonra ayağa
kalktı. Biraz ilerledi. Sonra çöktü.
Peygamberimiz,”Durağımız burasıdır” diyerek indi. Buraya en yakın ev Ebû
Eyyûb Hazretlerinin eviydi. Ebû Eyyûb, Peygamberimizi evine buyur etti.
“Benim evim daha yakındır. İşte evim, şu da kapısı” dedi. Peygamberimiz
Müslümanların sevinç gösterileri arasında eve girdi. Böylece
Peygamberimizin Medine hayatı başlıyordu.
Peygamberimiz bu evde tam 7 ay kaldı. Medineli Müslümanlar
Peygamberimizin hizmetine koşmakta yarış ediyorlardı.
|