|
Peygamberimizin Hayatından
Hatıralar-4
• MUÂHÂT
Mekkeli Müslümanlar, hicret ederken mallarını geride bırakmışlardı.
Allah rızası için yollara düşmüşlerdi. Bu sebeple onlara MUHACİR adı
verildi. Medineli Müslümanlar da onları sevgi ve şefkatle
kucaklamışlardı. Her türlü yardımda bulunmuşlardı. Bu sebeple onlara da
ENSAR (Yardımcılar) adı verildi.
Fakat ne de olsa Medine’nin havası, âdetleri farklıydı. Mekkeli
Müslümanlar buna uymakta zorlanıyorlardı. Peygamberimiz bir gün
Müslümanların toplanmalarını istedi. O gün doksan kişiyi birbirlerine
kardeş yaptı. Kırk beş Medineli, kırk beş Mekkeli ile kardeş olmuştu.
Daha sonra bütün Müslümanlar kardeş oldular. Böylece yurtlarından
ayrılan Mekkelilerin üzüntüsü hafifledi. Kalpler karşılıklı ısınmış, güç
ve destek kazanmışlardı.
Her bir Medineli, Mekkeli Müslümanlardan bir aileyi yanına alacaktı.
Mallarını paylaşacaklar, kazançları ortak olacaktı. Kardeşlikler rasgele
kurulmamıştı. Peygamberimiz birbirleriyle anlaşılabilecek olanları
seçmişti. Kardeşlerin arasında tam bir uyum olmasına özen göstermişti.
Gerçekten çok kısa bir zamanda güzel neticeler alındı. Müslümanlar
arasında tam bir birlik sağlanmıştı. Buna MUÂHÂT yani KARDEŞLİK
ANTLAŞMASI denir.
MESCİD-İ NEBEVÎ
Önceleri Medine’de namaz kılınabilecek bir mescit yoktu. Müslümanların
toplanıp konuşabilecekleri bir yere de ihtiyaçları vardı. Bir mescid
yapılması gerekiyordu. Peygamberimiz bu mescidin süratle yapılmasını
istedi. Müslümanlar canla başla çalışarak Medine’nin ilk mescidini inşa
ettiler. Adına da Mescid-i Nebevî denildi.
Mescid-i Nebevînin başlangıçta minberi yoktu. Peygamberimiz hutbe
verdiğinde kuru bir kütüğe dayanırdı. Daha sonra üç basamaklı bir minber
yapıldı. Peygamberimiz yeni minbere ilk defa çıkmıştı. Tam bu esnada
deve ağlamasına benzer bir ses duyuldu. Herkes kulak kesildi. Ama
ortalıkta deve filan yoktu. İyice dikkat ettiklerinde ağlayanın kuru
kütük olduğunu gördüler. Kütüğün deve gibi ağlamasını Peygamberimiz de
duymuştu. Minberden indi. Kütüğün yanına geldi. Elini üstüne koyunca,
kütük ağlamasını kesti. Bu olaya şahit olan Müslümanlar da ağlamaya
başladılar.
Peygamberimiz cemaate dönerek şöyle buyurdu: “Onu kucaklayıp teselli
ettim. Yoksa ayrılığımdan dolayı ağlaması devam edip gidecekti.”
Peygamberimizin emriyle minberin altına bir çukur kazıldı. Bu kütük
oraya gömüldü. Kuru kütüğün ağlaması da Peygamberimizin açık bir
mucizesiydi.
EZAN
Müslümanların bir mescitleri vardı. Ancak namaz vakitlerini duyuracak
bir davet şekli henüz ortaya çıkmamıştı. Müslümanlar mescide gelip
bekliyorlardı. Vakit girince de namazlarını kılıyorlardı. Peygamberimiz,
Müslümanların toplanmalarını emretti. Namaza davetin nasıl yapılması
gerektiğini konuşacaklardı. Bazıları Hıristiyanlardaki gibi çan çalalım
dediler. Bir kısmı ise Yahudilerin öttürdüğü boruyu misal verdiler.
Namaz vakti yüksek bir yerde ateş yakalım diyenler oldu. Peygamberimiz
bu tekliflerin hiç birini beğenmedi.
O sırada Hz. Ömer söz istedi: “Yâ Resûlallah ! Namaza çağırmak için
neden bir adam göndermiyorsunuz?” diye sordu.
Peygamberimiz bu teklifi uygun gördü. Hz. Bilâl’e seslendi: “Kalk ya
Bilâl ! Namaz için seslen,”
Hz. Bilâl kalktı. Bir süre Medine sokaklarında dolaştı. Dolaşıyorken de
“Buyrun namaza! Buyrun namaza!” diye sesleniyordu. Daha sonra Abdullah
bin Zeyd isimli sahâbî bir rüyâ gördü. Rüyâsında, bildiğimiz ezan
sözleri kendisine öğretilmişti. Sonra rüyâsını Peygamberimize anlattı.
Hz. Ömer ve birkaç Sahabî de aynı rüyâyı görmüştü. Peygamberimiz de,
“İnşallah bu gerçek bir rüyâdır” buyurdu ve dâvetin bu şeklini olduğu
gibi kabul etti.
Hz. Bilâl ezanı öğrendi. Yüksek ve gür bir sesle okuyarak Medine
ufuklarını çınlattı: “Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu
ekber!.. “Ezan o günden beri hiçbir değişikliğe uğramadı. İlk günkü
güzelliğiyle inananları namaza çağırmaya devam etti.
İLK İSLÂM DEVLETİ
Hicretle Medine’de ilk İslâm Devleti kurulmuş oluyordu. Bu devletin
başkanı da Sevgili Peygamberimizdi.
Medine’de bulunan Yahudiler üç kola ayrılmışlardı:
1. Benî Kaynuka Yahudileri
2. Benî Nadîr Yahudileri
3. Benî Kurayza Yahudileri
Peygamberimiz bu üç kabile temsilcilerinin de katıldığı bir toplantı
yaptı. Burada bazı kararlar alındı. Bu kararlara MEDİNE SÖZLEŞMESİ adı
verildi. Bu sözleşme aynı zamanda ilk İslâm Devleti’nin anayasasıydı.
BEDİR SAVAŞI (623)
Mekkeli müşrikler büyük bir kervan hazırlamışlardı. Bu kervandaki
malları satıp, kazandıklarıyla silah alacaklardı. Bu silahlarla da
Müslümanların üzerine hücum etmeyi planlıyorlardı. Müslümanlar onların
planlarını haber almışlardı. Allah Teâlâ Müslümanlara savaş emri
vermişti.
Bir Ramazan günüydü. İslâm ordusu Medine’den hareket etti. Başlarında
Peygamber Efendimiz vardı. Puta tapanlarla Bedir’de çarpışmaya
gidiyorlardı. Peygamberimizin beyaz sancağını Mus’ab Hazretleri
taşıyordu. İslâm ordusunda iki bayrak daha dalgalanıyordu.
Müslümanlar üç yüz kişi kadardı. Bedir’de karşılaşan iki ordu savaş
düzenine girmişlerdi. Savaş başlamadan önce tarafların birinden üç kişi
ortaya çıkar ve karşı taraftan üç kişiyi çarpışmaya davet ederdi. Önce
müşriklerden üç kişi ortaya atıldı. Sayıları Müslümanların üç katı kadar
olduğu için kendilerine güveniyorlardı. Peygamber Efendimiz Hz. Ubeyde,
Hz. Hamza ve Hz. Ali’nin ortaya atılmalarını emretti. Bu üç şanlı
Müslüman rakiplerini yendiler.
Bedir’de harp iyice kızışmıştı. Müslümanlar “Allah! Allah!” diyerek
kahramanca saldırıyorlardı. Tekbir seslerine kılıç şakırtıları
karışıyordu. Peygamberimiz zaman zaman ön saflara geçerek Müslümanlara
cesaret veriyordu. Sabır göstererek çarpışan Müslümanlara Allah’ın
Cennet vadettiğini bildiriyordu. Bunu duyan mücahitler daha bir şevkle
kılıç sallıyorlardı. Peygamberimiz cesaret ve kahramanlıkta da eşsizdi.
Harbin en şiddetli onlarında en ön safta bulunuyordu. Çekinmeden,
korkmadan, endişe duymadan. Bir ara yere eğildi. Eline bir avuç kum
aldı. Düşman ordusuna doğru saçtı. “Kara olsun yüzleri Allah’ım. Onların
kalplerine korku ver! Ayakları tutmaz olsun” dedi. Arkasından da
mücahitlere, “Hücum ediniz” diye emretti. Müslümanlar birden hücuma
kalktılar. Şimşek hızıyla düşman saflarına atıldılar.
İslâm kuvvetleri düşmanlarından pek çok kimseyi saf dışı etmişlerdi.
Öldürülenler düşman ordusunun en yiğit askerleriydi. Ebu Cehil de bu
savaşta ölenler arasında bulunuyordu.
Bu büyük savaşı kazanan Müslümanlar hiç gurura kapılmamışlardı.
Yanlarında müşriklerin kaçarken bıraktıkları atlar, develer, silahlar ve
çeşitli mallar vardı. Tabii pek çok da esir. Bu esirler Müslümanların
kendilerine davranışlarından dolayı hayretler içindeydiler. Müslümanlar
en güzel yemeklerini onlara ikram ediyorlar, onların rahat olmaları için
uğraşıyorlardı. Sonunda Sevgili Peygamberimiz onlar hakkındaki kararını
açıkladı. Okur-yazar olmayan Müslümanlara okuma-yazma öğretecek sonra da
serbest bırakılacaklardı. Esirlerin şaşkınlıkları bu kararla daha da
artmıştı.
Bu karar bize dinimizin okuyup yazmaya ve ilim öğrenmeye ne kadar önem
verdiğini gösteriyor değil mi sevgili çocuklar? Biz de buna uygun
davranarak hergün yeni ve güzel şeyler öğrenelim, bilgili Müslümanlar
olalım inşallah.
Bedir Savaşından sonra Sevgili Peygamberimiz seçtiği Müslüman elçileri
Medine yakınındaki kabilelere göndererek onları yüce dinimize davet
etmişti. Bu davetler sonunda pek çok kişi daha Müslüman olmuştu.
Bu arada Bedir savaşının sonucunu duyan Habeşistan’daki Müslümanlar
kardeşlerine diğer savaşlarda yardımcı olmak için Medine’ye geldiler.
Yine bu günlerde Peygamberimizin sevgili kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali
evlendiler.
• DOĞRUSUNU ALLAH BİLİR
Allah’ın elçisi ve arkadaşları, Mekke’ye doğru hareketlenmek üzere
hazırlanıyordu.Her şey gizlilik içinde yürütülüyor, inançsızlara ve
münafıklara herhangi bir bilgi sızmaması konusunda duyarlı
davranılıyordu. Yıllar önce, en sadık dostu ve sırdaşı Ebu Bekir ile
birlikte ayrıldığı yurduna, büyümüş ve inançlı gönülleri çoğalmış bir
halde dönecekti Elçi. Medine’de kabaran yürekler, şimdi Mekke’nin göğüne
ötelerden bir nur düşecekti. Adaletin aydınlığı, onları ışıtacaktı.
Bu yüzden bir terslik olmaması için herkes soluğunu tutmuş bekliyordu.
Kendilerine bile fısıldamıyorlardı sırrı. Kutlu yürüyüşün başarısı
gizliliğe bağlıydı. Ne var ki, yaşlı bir sahabe, Mekke’deki hazırlıklara
ilişkin bir mektup yazmış ve yaşlı bir kadına vererek, aşiret
büyüklerine götürmesini dilemişti.
Elçi, durumu öğrendi ve Hazreti Ali ile Zübeyr’i kadının arkasından
gönderdi. Çok geçmeden kadını yakalayıp mektubu aldılar, Allah’ın
Resulü’ne getirdiler. Mektup okundu ve içinde askeri hazırlıklara
ilişkin ayrıntılı bilgiler olduğu görüldü. Hemen bir mahkeme oluşturuldu
ve yazan sahabe getirildi. Elçi, her zamanki sabırlı ve şefkatli
tutumuyla,
‘Bunu neden yaptın?’ diye sordu.
Sahabe,
‘Korkarım bana inanmayacaksınız ama Allah tanıktır, bunu yapmamın tek
sebebi, çocuklarımın canından kaygılanmamdır.’ Dedi.
Elçi,
‘Seni imam etmiş ve daha önce Allah yolunda savaşmış biri olarak
tanıyoruz.’ Dedi.
Sahabe,
‘Allah biliyor ya, tam tanıdığınız gibiyim.’ Dedi.
Elçi,
‘Madem öyle, inananların başarısını engelleyecek bu girişimde niçin
bulundun?’ Diye sordu.
Sahabe,
‘Ben…’ dedi. ‘Ne inançsızım ne de inancından dönmüş biriyim.Bunu da
ihanet olsun diye yapmadım. Çoluk çocuğum Mekke’de. Kureyşli azgınların
onlara zarar vermesinden korktuğum için yazdım.’
Mektup ulaşsaydı, Mekke’nin fethini boşa çıkarabilir ve çok Müslüman
kanı dökülebilirdi. Yol açabileceği sonuca bakılırsa, açıkça bir
ihanetti. Orada bulunan ve sabrının zorlandığı her halinden belli olan
Hazreti Ömer, dayanamayarak atıldı,
‘Bana izin verir misin ey Allah’ın Elçisi…’ diye gürledi. ‘Bu hainin
başını gövdesinden ayırayım.’
Elçi, onu sakinleştirmeye çalışarak,
‘Yerine otur Ömer!’ dedi. ‘hakkında böyle düşündüğün Hatip; Bedir’de
savaşmış ve üstün yararlık göstermiş cesur bir kardeşimizdir.ona tüm
yüreğimle inanıyorum.açıklaması gerçektir.’
Hazreti Ömer öfke ve hırsından ağladı ve belli belirsiz bir sesle,
‘Her şeyin doğrusunu Allah ve Elçisi bilir, ben de buna tüm yüreğimle
inanıyorum.’ Diyerek yerine oturdu.
|