|
Peygamberimizin Hayatından
Hatıralar-2
• İLK VAHİY
Sevgili Peygamberimiz ile Hz. Hatice’nin 2 erkek, 4 kız çocukları
olmuştu. Erkek çocuklarının isimleri Abdullah ve Kasım; kız çocuklarının
ise Ümmü Gülsüm, Fatıma, Rukiye ve Zeynep’ti.
Sevgili Peygamberimiz 40 yaşına girmişti. Öteden beri güzel bir
alışkanlığı vardı. Her sene Ramazan ayında bir mağaraya çekilir,
günlerini ibadetle geçirirdi. Bu mağara Hira Dağının tepesinde bir
yerdeydi.
O sene Ramazan ayını da aynı şekilde geçirecekti. Hz. Hatice’nin
hazırladığı azığı alarak yola çıktı. Hira Dağına doğru ilerliyordu. Her
taraf sessiz ve sakindi. Sanki bütün yaratıklar onun yol alışını
seyrediyordu.
Düşünceli düşünceli yoluna devam etti. Mağaraya vardı. Burada sadece
ibadet ve dua edecek, Yaratıcısını düşünmekle meşgul olacaktı.
Ramazan’ın ilk yirmi altı günü böylece geçti. Yirmi yedisi bir Pazartesi
gecesi idi. Hira Dağı derin bir sessizliğe bürünmüştü. Etraftan çıt
çıkmıyordu.
Seher vakti yaklaşmıştı. Çok güzel bir andı. Bülbüller yanık yanık
ötüyordu. Güller en güzel kokularını etrafa dağıtıyorlardı. Bütün
varlıklar kendi dilleriyle Allah’a yalvarıyorlardı.
Beklenen an gelmişti. Vahiy meleği Hz. Cebrail parlak ışıklar içinde
göründü. Peygamberimiz yine ibadetle meşguldü. Hz. Cebrail gür, fakat
tatlı bir sesle, “Oku!” diye seslendi.
Peygamberimiz hem korkmuş, hem şaşırmıştı. Bu şimdiye kadar duyup
işitmediği bir sesti. Yüreği ürperdi. “Ben okuma bilmem,” diye cevap
verdi.
Hz. Cebrail yeniden “Oku!” dedi.
Peygamberimiz hayretini üzerinden atamamıştı. “Ben, okuma bilmem,” diye
tekrar etti.
Hz. Cebrail yine “Oku!” diye seslendi.
Peygamberimiz bu sefer, “Ben okuma bilmem, söyle ne okuyayım?” dedi.
Bunun üzerine Hz. Cebrail şunları okudu :
“Yaratan Rabbi’nin adıyla oku! O Rabbin ki insanı pıhtılaşmış bir kandan
yarattı.
Oku! Rabb’in sonsuz kerem sahibidir. O insana kalemle yazı yazmayı
öğretendir.”
Peygamber Efendimiz şaşırmıştı. Allah tarafından gelen ayetleri harfi
harfine tekrarladı. İnen ilk ayetler Peygamberimizin hem dilinde, hem de
kalbinde yer etmişti. Vazifesi biten Hz. Cebrail de birden bire
kayboluverdi.
Böylece Hz. Muhammed’e peygamberlik vazifesi verilmiş oluyordu. Bu ağır
bir sorumluluktu. Peygamberimiz heyecan ve hayret içerisinde mağaradan
ayrıldı.
Mekke’ye doğru gelirken birtakım garipliklerle karşılaştı. Dağlar,
taşlar, ağaçlar selâm veriyorlardı. Şuursuz varlıklar bile onun
peygamberliğini tebrike çıkmışlardı.
Böylece evine ulaştı. Hanımı Hz. Hatice onu kapıda karşıladı. Hürmetle
içeri aldı. Peygamberimiz olanlar sebebiyle endişeliydi. Hanımına “beni
örtünüz! Beni örtünüz!” dedi. Bir müddet dinlendikten sonra kalktı ve
olup bitenleri hanımına anlattı. Hz. Hatice ise ona, “Ne üzül, ne de
kork” dedi. “Allah senin gibi bir kulunu hiçbir zaman utandırmaz. Sen,
hep doğruyu söylersin. Emaneti gözetirsin. Akrabalarına yakın ilgi
gösterirsin. Komşularına nazik ve şefkatli davranırsın. Fakirlere yardım
elini uzatırsın. Gariplere evinin kapısını açıp onları misafir edersin.
Uğradıkları felâket ve musibetlerde halka yardım etmekten geri
durmazsın.”
Sonra da ilâve etti: “Vallahi, ben senin bu ümmetin Peygamberi olacağını
ümit ederim.”
Hz. Muhammed artık bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiş
bulunuyordu. Hz. Hatice Peygamberimizin anlattıklarını benimsedi.
Böylece ilk müslüman hanım oldu. Peygamberimizle birlikte namaza
durdular. Peygamberimizin amcası Ebû Tâlip’in oğlu Hz. Ali onları namaz
kılarken gördü. Kendisi küçüklükten beri Peygamberimizin yanındaydı.
Önce namaz kılışlarını hayranlıkla seyretti. Namazlarını bitirince
sordu: “Bu yaptığınız nedir?”
Peygamberimiz Hz. Ali’nin başını okşayarak cevap verdi: “Ey Ali,” dedi
“Bu Allah’ın insanlar için seçtiği bir dindir. Seni bir olan Allah’a
iman etmeye çağırıyorum. İnsana faydası da, zararı da dokunmayan putlara
tapmaktan da sakındırıyorum.”
Hz. Ali bu sırada henüz on yaşındaydı. Bir süre çocuksu bakışlarını yer
çevirdi.Bir an durakladı. Sonra, “Şimdiye kadar görüp, işitmediğim bir
şey bu! Babam Ebû Talip’e danışmadan hiçbir şey söyleyemem” diyebildi.
Peygamberimiz henüz peygamberliğini gizli tutuyordu. İslâmiyet’i açıkça
başkasına anlatmakla vazifelendirilmemişti: “Ey Ali,” dedi. “Teklifimi
kabul edersen et! Etmeyeceksen, işittiğini ve gördüğünü gizli tut.
Kimseye sakın bir şey söyleme.”
Hz. Ali o geceyi düşünerek geçirdi. Sabah aydınlığı ile birlikte gönlüne
de aydınlık doldu. Peygamberimizin yanına vardı: “Allah, beni yaratırken
babam Ebû Talip’e sormadı ki, ben de müslüman olmak için gidip kendisine
sorayım” dedi. Ve hemen müslüman oldu. Böylece ilk müslüman çocuk olma
şerefini kazandı.
Hz. Ali, Peygamberimizin vefatına kadar da yanından ayrılmadı. Hz.
Fatıma ile evlenerek Peygamberimize damat oldu. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin
bu evlilikten dünyaya geldi. Peygamberimiz bu iki torununu çok severdi.
Zaman zaman onları kucağına alır, saçlarını okşardı. “Allah’ım ben
bunları seviyorum, Sen de onları sev,” derdi.
Peygamberimiz’e ilk olarak inanan yetişkin erkek ise en yakın arkadaşı
Ebû Bekir’dir. Kölelerden ise Hz. Zeyd, Efendimiz’in devatini duyar
duymaz kabul etmiş ve ilk Müslüman köle olma şerefini kazanmıştı. Hz.
Hatice, Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Zeyd’den oluşan bu gruba İslâm
Tarihinde “İlk Müslümanlar” denmiştir sevgili çocuklar.
Hz. Muhammed’in peygamberlikle görevlendirilmesinin üzerinden üç sene
geçmişti. İslâmiyet gizliden gizliye yayılıyor, müslümanların sayısı
hızla artıyordu. Ama artık ortaya çıkmaları lâzımdı.
Peygamberimiz, Safa Tepesinde yüksek bir taşın üzerine çıkmış,
haykırıyordu: “Ey Kureyş topluluğu ! Buraya geliniz. Size önemli bir
haberim var!”
Mekkeliler şaşırmışlardı. Bu çağrıya cevap vermekte gecikmediler. Bir
anda Safâ Tepesinin önünde toplandılar. Fakat o da ne? Seslenen,
kendisine “Muhammedü’l-Emin” adını verdikleri Peygamberimizdi.
Şaşkınlıkları daha arttı. Acaba ne istiyordu. Merakla sordular: “Ey
Muhammed! Bizi buraya niçin topladın? Söyleyecek bir şeyin mi var ?”
Peygamberimizin onlara söyleyeceği şeyler vardı. Yaratıcısından
“Peygamberliğini onlara açıktan bildir” emrini almıştı. Peygamberliğini
üç sene gizli tutması yetmişti. Şimdi İslâmiyet’i açıktan açığa yaymanın
zamanı gelmişti. Bütün dikkatler onun üzerinde toplandı. Kulaklar onu
dinlemeye hazırdı.
“Ey Mekkeliler! Size bu dağın arkasında düşman atlıları var. Sabah
üzerinize hücum edecekler, desem bana inanır mısınız?” diye sordu.
Mekkeliler hep bir ağızdan “Evet” diye karşılık verdiler. Çünkü
Muhammedü’l-Emin dedikleri Peygamberimizin yalan söylediğini
görmemişlerdi.
Sonra içlerinden biri şunları söyledi : “Biz senin doğru sözden başka
bir şey söylemediğini biliyoruz. Şimdiye kadar senden hep doğruluk
gördük.”
Peygamberimiz o halde, “Beni dinleyiniz” dedi. “Ben sizi Lâ ilâhe
illallah [Allah birdir, Ondan başka ilâh yoktur] demeye çağırıyorum. Ben
de Allah’ın kulu ve peygamberiyim.”
Peygamberimiz, konuşmasını bitirmişti. Peygamberimizin en büyük düşmanı
Ebû Leheb de oradaydı. Söylenenler onu çılgına çevirmişti. Yerden bir
taş aldı. Peygamberimize doğru fırlattı. “Bizi bunun için mi çağırdın?”
diye küstahça bağırdı. Ondan başka kimse Peygamberimizin konuştuklarına
itiraz etmedi. Kendi aralarında fısıldaşarak dağıldılar.
Peygamberimizin en büyük düşmanı Ebû Leheb, artık ilâhî azap ve nefreti
hak etmişti. Bu düşmanlığı kendisine pahalıya patladı. Yüce Allah Tebbet
Sûresini indirdi. Bu sûrede Ebû Leheb’in Cehennemde alev alev yanan
ateşe atılacağı bildiriliyordu.
Karşı çıkan kim olursa olsun, Allah nurunu tamamlayacaktı. Peygamberimiz
karşılaştığı çirkin hareketlerden dolayı aslâ sarsılmadı. Dâvâsını
anlatmaktan bir an olsun geri durmadı.
• İSLÂM’A DAVET
Mekke’ye İbni Gavs adında bir yabancı gelmişti. Güzel bir devesi vardı.
Şehrin ileri gelenlerinden Ebû Cehil bu deveyi satın aldı. Fakat
parasını vermekte gecikti. İbni Gavs çâresizdi. Şehirde tanıdık kimsesi
yoktu. Bir süre düşünüp taşındı. Sonunda şehrin ileri gelenlerinin
huzuruna çıktı.
“Ey Kureyşliler,” dedi. “Ben yabancı ve yolcu bir kimseyim. Ebû Cehil
devemi aldı. Fakat bedelini ödemedi. Ne olur, bana yardım edin.”
Kureyşliler adama yardım edecekleri yerde, onunla alay etmeye kalktılar.
Ebû Cehil’in Peygamberimize olan düşmanlığını biliyorlardı. Bunu bile
bile Kâbe’nin önünde oturmakta olan Peygamberimizi gösterdiler. “Şu
oturan zâta git. Alacağını o tahsil eder” dediler. Hiçbiri de
Peygamberimizin Ebû Cehil’den adamın hakkını alacağına inanmıyordu.
Zavallı adam, Peygamberimizin yanına vardı. Durumunu anlattı.
Peygamberimiz gariplere yardım eder, güçsüzleri korurdu. Adamın isteğini
reddetmedi. Kalkıp onunla birlikte Ebû Cehil’e gitti.
Peygamber Efendimiz Ebû Cehil’in evine vardı. Kapısını şiddetlice çaldı.
Kapının çalınmasıyla Ebû Cehil’in kalbini bir korku kapladı. Korkmuştu.
İçeriden titrek bir sesle “Kim o?” diye seslendi.
Peygamber Efendimiz, “Ben Abdullah oğlu Muhammed’im. Dışarı çık da
görüşelim” dedi.
Ebû Cehil dışarı çıktı. Çıktığında rengi atmış, benzi solmuştu.
Peygamberimiz, yabancı adamı gösterdi. “Ver şu adamın hakkını” diye
emretti.
Kapıda duran, sanki Peygamberimize şiddetli düşman olan Ebû Cehil
değildi. Başını öne eğdi. Gayet yumuşak bir tonda, “Olur” dedi. Ve
adamcağızın parasını ödedi. Bunun üzerine Peygamberimiz oradan ayrıldı.
Mekkelilerin gönderdiği adam olup bitenleri uzaktan seyretmişti.
Arkadaşlarının yanına dönerek durumu aktardı. Çok şaşırdılar. Bildikleri
Ebû Cehil nasıl böyle yumuşak ve uysal olabilirdi? Buna bir türlü mânâ
veremiyorlardı. Bir süre sonra Ebû Cehil yanlarına geldi.
“Yazıklar olsun sana,” dediler. “Ne oldu sana böyle? Neden böyle
davrandın?”
Ebû Cehil’in yüreği hâlâ yaşadığı hadisenin korkusuyla çarpıyordu. “Asıl
size yazıklar olsun,” dedi. Daha sonra olup bitenleri anlattı. “O kapımı
çalar çalmaz, kalbim yerinden oynadı. İçimi korku kapladı. Dışarı
çıktığımda ise, başının üzerinde azmış bir erkek deve gördüm. Boynu da,
dişleri de deveninkine benzemiyordu. Şimdiye kadar onun gibi korkunç bir
canavar görmemiştim. Vallahi, ona itiraz etmeye kalksaydım, beni
yiyecekti.”
Müşrikler, Peygamberimizi ve sahabîlerini bıktırmak için, fakir ve zayıf
olanlara işkence etmeye başladılar. Bu kişilerden biri de Ümeyye bin
Halef’in kölesi Hz. Bilâl’di. Efendisi onu çöle götürür, ellerini
kollarını bağlar, göğsünün üzerine büyük bir taş koyup güneşin altında
bırakırdı. Bir gün Hz. Ebû Bekir oradan geçerken Hz. Bilal’in durumunu
gördü. Yüklü miktarda para ödeyerek onu satın aldı, sonra da azat etti.
Fakat eziyet gören Müslümanların hepsi Hz. Bilal kadar şanslı
değillerdi. Çoğu ızdırap çekti, fakat hepsi de doğru olanı yaptıklarını
ve dünyada bulabilecekleri mutlulukların hepsinden büyük bir ödülün öbür
dünyada kendilerine verileceğini bildiklerinden sabırla dayandılar.
HABEŞİSTAN’A HİCRET
Sahâbîlerin sayısı çoğaldıkça müşriklerin işkenceleri arttı. Sonunda
bazı Müslümanlar, huzur ve barış içinde yaşamak amacıyla başka bir
ülkeye gitmeye karar verdiler. 615 yılıydı. Peygamberimiz “Habeşistan’a
gitmeniz sizin için daha hayırlı olur. Oranın kıralı adil bir insandır
ve orası dost bir ülkedir. Allah geri dönmenizi mümkün kılıncaya kadar
orada kalın” diyerek onların Mekke’den ayrılmalarına izin verdi. Önce 16
kişi, sonra 83 erkek ve 19 kadından oluşan bir grup Habeşistan’a gitti.
Bu Müslümanların ilk hicretiydi.
Bunu duyan müşrikler çok öfkelenmişlerdi. Amr bin Âs ve Abdullah bin Ebî
Rabia’yı kralla görüşüp Müslümanları geri almaları için Habeşistan’a
gönderdiler. Kral, bu iki kişiyi dinledi. Fakat onların Müslümanlar
hakkında söylediklerine inanmadı. Müslümanların içlerinden birini sözcü
seçmelerini istedi. Cafer bin Ebî Tâlip, seçildi. Kral, Hz. Cafer’e
önünde niçin eğilmediklerinden Hz. İsa’ya nasıl inandıklarına kadar pek
çok soru sordu. Hz. Cafer, krala Allah’ın âyetleriyle cevap verdi.
Kralın gözleri yaşlarla doldu. “Bu sözler muhakkak ki Allah’tan
gelmiştir. Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında çok küçük bir fark
vardır.” Dedi ve Müslümanların ülkesinde istedikleri kadar barış ve
huzur içinde yaşayabileceklerini söyledi. İki Mekkeli putperest da hayal
kırıklığı içinde geri döndüler.
BOYKOT
Bu, müşrikleri çileden çıkarmıştı. Sonunda Müslümanların boykot
edilmelerine ve toplum dışı bırakılmalarına karar verdiler.
Müslümanlarla konuşulmasını, onlarla birlikte oturulmasını, kız alıp
verilmesini, ticârî ilişkilerde bulunulmasını ve onlarla herhangi bir
konuda anlaşma yapılmasını yasaklayan bir karar aldılar. Bu kararları
yazarak Kâbe’nin iç tarafına astılar. Müslümanlar, Mekke dışında Şi’b
Ebî Talip adlı küçük bir vadiye sığınmaya mecbur kaldılar.
Bu boykot 3 yıl sürdü. Bu üç yılın sonuna doğru bazı müşrikler bu
kararların bozulmasına karar verdiler. Bu sırada Efendimiz, çöl
karıncalarının Kabe’nin içine asılmış olan boykot belgesini “Allah” ve
“Rasûl” kelimeleri dışında tamamen kemirip yok ettiklerini bildirdi.
Müşrikler heyecanla Kâbe’ye koştular ve Peygamberimizin sözlerinin doğru
olduğunu gördüler. Bunun bir mucize olduğunu yine de kabul etmediler.
Fakat boykot böylece sona ermiş oldu.
TAİF
Peygamber Efendimiz müslümanları şehirlerine kabul edip İslâm davetinin
güven içinde yapılmasını sağlayacak birilerini arıyordu. Bu amaçla
Harise’nin oğlu Zeyd (Zeyd bin Hârise) ile Taif şehrine gitti. Taif, o
zaman Arabistan yarımadasının mühim yerlerinden biriydi. Peygamberimiz
burada bulunanları da doğru yola çağırmak istiyordu. Şayet müslüman
olurlarsa İslâmiyet büyük kuvvet bulacaktı.
Peygamberimiz burada oturan kabilelerin ileri gelenleriyle görüştü.
Onları müslüman olmaya çağırdı. Ama onlar bu dâveti geri çevirdiler.
Üstelik Peygamberimizi aşağılayıcı hareketlerde bulundular. Onunla alay
ettiler. Gençleri ve çocukları kışkırtarak taş yağmuruna tuttular. Bu
yüzden mübarek ayakları yaralandı. Kana bulandı.
Evlatlığı Hazreti Zeyd vücudunu siper etti. Kendi hayatını hiçe sayıp
Peygamberimizi korumaya çalıştı. Taiflilerin attığı taşların ona
ulaşmasına engel olmak istiyordu. O da kan revan içinde kalmıştı.
Peygamberimiz bu saldırıdan sonra bir bağ evine gitti. Bir müddet burada
dinlendi. Sonra Hazret-i Zeyd’le birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı.
Düşünceliydi. Uğradıkları saldırıya çok üzülmüştü.
Mekke’ye yaklaştıkları sırada bir bulut kendilerine gölgelik ediyordu.
Dikkatlice baktı. Bulutun içinde Hazreti Cebrail vardı. Cebrail
Peygamberimize seslendi: “Ey Muhammed! Allah sana yapılanları biliyor.
Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Ona istediğini emredebilirsin. Sana
bunca eziyet edenlere haddini bildirir.”
O sırada dağlar meleği de Peygamberimize göründü. Emrettiklerini yapmaya
hazır olduğunu söyledi:.
“İstersen şu dağları müşriklerin üzerine kapatayım,” dedi. Peygamberimiz
bunu kabul etmedi. Çünkü son derece şefkatli ve merhametli idi. Kimsenin
incinmesini istemiyordu. Tek dileği insanların Allah’a iman etmeleriydi.
İnsanların saadet ve huzura ermelerini istiyordu. Dağlar meleğine şu
cevabı verdi: “Hayır! Ben böyle bir şey istemiyorum. Benim duam puta
tapan şu insanların neslinden Allah’a iman eden bir neslin çıkmasıdır.”
• İSLÂM’A DAVET-2 -
Müşrikler Peygamberimizi sürekli rahatsız ediyorlardı. Eziyet ve
hakaretlerini gün geçtikçe arttırıyorlardı. Bunların elebaşlarından biri
de Ebû Cehil’di. Peygamberimizi huzursuz etmekten âdetâ zevk alıyordu.
Bir gün, “Vallahi Muhammed’i secdede görürsem, boynuna basıp başını
yerlere sürteceğim” diye yemin etti.
Az sonra da Peygamberimiz çıkageldi. Amcasının oğlu İbni Abbas durumu
Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz hiddetlenmişti. Aceleyle
Mescid-i Haram’a gitti. Alâk Sûresini sonuna kadar okudu. Sonra secdeye
vardı.
Orada bulunanlar, “Ey Ebû Cehil, işte Muhammed!” dediler. Ebû Cehil
biraz ilerledikten sonra aniden geri döndü. Seyredenler şaşırdılar.
Merakla, “Ne oldu? Neden geri döndün?” diye sordular.
Ebû Cehil de çok şaşırmıştı : “Benim gördüklerimi, siz görmediniz mi?”
dedi.
“Hayır” dediler, “Hiçbir şey görmedik.”
Ebû Cehil ise korkuya kapılmıştı. Gördüklerini anlattı :”Onunla benim
aramda ateşten bir uçurum açıldı. Onun için derhal geri döndüm.”
Ebû Cehil bu hadiseden ders almadı. Hâlâ, “Muhammed’i secdede görürsem,
başını taşla ezeceğim” diye söyleniyordu. Ertesi gün eline büyükçe bir
taş alıp gitti. Taşı zor kaldırabiliyordu. Peygamberimiz’in secdede
olduğunu gören Ebû Cehil taşı kaldırdı. Tam vuracakken, elleri kas katı
kesildi. Peygamberimiz namazını bitirinceye kadar öylece kala kaldı.
Rükâne , sırtı yere getirilemeyen meşhur bir pehlivandı. Önüne geleni
yere çalıyordu. Peygamberimize düşman olanların arasında o da vardı.
Günün birinde Peygamber Efendimizle bir vadide karşılaştı. İçi kin
doluydu. Peygamberimiz, “Ey Rükâne” dedi. “Sen Allah’tan korkmaz mısın?”
Rükâne saygısızca cevap verdi. “Eğer söylediklerinin gerçek olduğuna
inansaydım, sana uyardım.”
Peygamberimiz ona güreş teklif etti. Sonra da, “Eğer seni yere vurursam,
söylediklerimin doğru, dediklerimin gerçek olduğuna inanır mısın?” dedi.
Rükâne bunu seve seve kabul etti. “Eğer beni yıkarsan, Allah’a iman
ederim.”
Peygamberimiz, “O halde gel güreşelim” dedi. Kalktılar. Rükâne kibir ve
gururundan yerinde duramıyordu. Peygamberimizi bir vuruşta yere
sereceğini sanıyordu. Ancak düşündüğünün tam tersi oldu. Peygamberimiz
onu ilk tutuşta yere serdi. Rükâne neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen
ayağa kalktı. Peygamberimize bir daha güreşmeyi teklif etti. Güreştiler.
İkinci seferinde de kendini yerde buldu.
Rükâne hayretler içinde kalmıştı. Çünkü kendisini şimdiye kadar hiç
kimse yenememişti. İki seferinde de sırtının yere gelmesini aklı
almıyordu.
Yenilen pehlivan güreşe doymuyordu. Rükâne üçüncü olarak güreş
teklifinde bulundu. Tekrar güreşe tutuştular. Peygamberimiz Rükâne’yi
yine yere serdi. Rükâne burnundan soluyordu. Çok kızgındı. Ne yapacağını
bilemez bir halde kalmıştı. “Beni yıkarsan, senin Peygamber olduğuna
inanırım” diye söz vermişti. Şimdi üç defa sırtı yere gelmişti. Ama
inanmak istemiyordu.
“Doğrusu ben bu işe şaştım kaldım,” dedi.
Peygamberimiz, “Bundan daha çok şaşılacak şeyler de var! Onu gösterirsem
Allah’tan korkup müslüman olur musun?” dedi.
Rükâne, “Nedir o şaşılacak şey?” diye sordu.
Peygamberimiz, “Şu ağacı çağırayım, bana doğru gelsin de gör!”
Rükâne bunun imkansız bir şey olduğunu düşünüyordu. Alaycı bir ifâdeyle
şöyle konuştu: “Haydi, çağır da gelsin.”
Peygamberimiz, azılı putperestin gözleri önünde ağaca emretti: “Allah’ın
izniyle yanıma gel!” Ağaç bu emre uymakta gecikmedi. Yeri yara yara
geldi. Peygamber Efendimizin karşısında durdu.
Rükâne’nin gözleri fal taşı gibi açıldı. Ama kalp gözü hâlâ kapalı
duruyordu. Bu sefer Peygamberimizden ağacı yerine göndermesini istedi.
Peygamber Efendimiz ağaca, “Allah’ın izniyle yerine dön!” diye emretti.
Ağaç emri alır almaz yerine döndü.
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, “Ey Rükâne, müslüman ol!” dedi.
Rükâne iman etmemekte direniyordu. Gururu inanmasına engel oluyordu.
Rükâne bir ağaç kadar olamamıştı.
Kupkuru, ruhsuz ağaçlar bile Allah’ın izniyle Peygamberimizin emrini
dinliyorlardı. İman etmeyen insanlar ise o kuru ağaçtan daha aşağı
derecelere düşmüş oluyorlardı.
Peygamber Efendimiz durmadan dinlenmeden insanları Allah’a inanmaya
çağırıyordu. Dâvâsında başarılı da oluyordu. Müslümanların sayısı gün
geçtikçe artmaktaydı.
Bu durum, puta tapan müşrikleri kızdırıyordu. Peygamberimizi İslâmiyet’i
anlatmaktan vazgeçirmek istiyorlardı. Bunun için amcası Ebû Talip’e
başvurdular. “Ey Ebû Talip,” dediler. “Yeğenini yaptıklarından vazgeçir
! Yoksa seninle de, onunla da ölünceye kadar çarpışırız.”
Ebû Talip arada kalmıştı. Bir tarafta kendisini ölümle tehdit eden kavmi
vardı. Diğer tarafta da canından çok sevdiği yeğeni yer alıyordu.
Bir müddet derin derin düşündü. Sonra Peygamber Efendimizi yanına
çağırdı. Yalvarır gibi konuştu. “Kardeşimin oğlu,” dedi. “Ne olursun,
bana ve kendine acı! Kavmimin hoşuna gitmeyecek sözleri söylemekten
vazgeç!”
Peygamberimizin durumu oldukça nazikti. O âna kadar büyük yardımları
dokunan amcası da mı kendisini terk ediyordu? Yüzünün ifâdesi üzüldüğünü
gösteriyordu. Bir müddet düşündü. Amcası da kendisini terk edince ne
olacaktı? Yalnız mı kalacaktı? Hayır. Onun büyük bir koruyucusu vardı.
Onu Peygamber olarak gönderen Yüce Allah onu korurdu.
Amcasına döndü. “Ey amca! Şunu kesinlikle bilesin. Güneşi sağ elime, ayı
da sol elime verseler, ben yine bu dinden ve bu dini anlatmaktan
vazgeçmem. Ya Allah İslâmiyet’i hâkim kılar, ya da ben bu uğurda canımı
veririm” dedi.
Sözlerini tamamlayan Peygamberimiz’in mübarek gözlerinden yaşlar
akıyordu. Amcası onu canından çok seviyordu. “Yeğenim benim!” diyerek
kendisini kucakladı. Sözlerine şöyle devam etti : “İslâmiyet’i yaymaya
devam et. İstediğini söyle ve anlat. Vallahi kimsenin sana zarar
vermesine müsaade etmeyeceğim.”
Peygamber Efendimiz her türlü tehlikeye göğüs gererek İslâmiyet’i
anlatmaya devam etti.
• İLK ŞEHİD -
Hazreti Yasir, kimsesiz, yoksul bir kişiydi. Hanımı Sümeyye, çocukları
Ammar ve Abdullah’la birlikte kötü kalpli bir adamın hizmetinde
çalışıyorlardı. Yakıcı çöl sıcağında bütün gün koşturup duruyorlardı.
Buna karşılık da kendilerine sadece bir ekmek parçası veriliyordu.
Sevgili Peygamberimizin insanları Yüce Allah’ın varlığına ve birliğine
inanmaya davet ettiğini duyan Hazreti Yasir hemen müslüman oldu. Onunla
birlikte ailesi de müslüman olmuştu.
Ebu Cehil ve arkadaşları kimsesiz müslümanlara işkence etmeye karar
verdiklerinde önce Hazreti Ammar ve ailesini çağırdılar. Ebu Cehil
öfkeyle çıkıştı: “Müslüman olduğunuzu duyduk, doğru mu?”
Hazreti Yasir ve ailesi gururla müslüman olduklarını açıkladılar. Fakat
bu halleri Ebu Cehil’i deliye çevirmiş, elindeki kırbaçla çılgınca
vurmaya başlamıştı.
Bu kutlu aileyi kızgın kumlara yatırarak üzerlerine kızgın taşlar
yığdılar. Günlerce ne yiyecek ne içecek verdiler. Susuzluktan dudakları
kurumuş, çatlamıştı. Yüzleri çöl sıcağında öyle yanmış, öyle kavrulmuştu
ki tanınmaz hâle gelmişlerdi. Ara sıra dudakları kıpırdıyordu: “Eşhedü
en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve rasûlüh”
Hazreti Yâsir, yaşlı biriydi. Bu ağır işkencelere dayanamamış ve birkaç
hafta sonra şehit olmuştu. Son nefesini verirken Allah’a ve O’nun
sevgili elçisine inanmanın mutluluğu içinde gülümsüyordu. O, İslâm’ın
ilk şehidiydi. Ardından oğlu Abdullah da Ebu Cehil’in kırbaçları altında
şehit oldu.
Ebu Cehil, her şeye rağmen inancından vazgeçmeyen Hazreti Sümeyye’yi
gördükçe deliriyordu. Sonunda onun üzerindeki taşları kaldırarak
ayaklarını iple bağladı. İplerin öbür ucunu da bir deveye bağlayarak
hayvanı kırbaçladı. Hazreti Sümeyye bu korkunç işkenceye rağmen kelime-i
şehâdet getirmekten vazgeçmeyince İslâm’ın ilk kadın şehidi oldu.
Bu işkenceden bir tek Hazreti Ammar canlı kurtulabilmişti. İslâmiyet’i
kabul eden pek çok aile Hazreti Yasir ailesi gibi işkencelere maruz
bırakılmıştı.
HAZRETİ HAMZA
O yıllarda Mekke’de gücü ve kuvvetiyle tanınan iki kişi vardı.
Müşriklerin en büyük korkuları bu iki önemli kişinin müslüman
olmalarıydı. Bunlar, Hazreti Ömer ve Hazreti Hamza idi.
Sevgili Peygamberimiz Allah’a bu iki kişiden birinin müslüman olması
için dua ediyordu. Böylece müşriklerin gözü iyice korkacaktı.
Hazreti Hamza bir gün ava çıkmıştı. Dönüşte Kâbe’ye uğramıştı. Birden
yaşlı bir kadın karşısına çıktı. “Ey Hamza olanları duydun mu?” dedi
nefes nefese. Hz. Hamza, “Olanları mı? Ne oldu ki?” diye sordu. Yaşlı
kadın: “Daha ne olsun! Ebu Cehil yeğenine çok kötü sözler söyledi.
Üstelik bununla da kalmayıp başına taştan bir putla vurarak onu
yaraladı.”
Hz. Hamza çok öfkelenmişti. Soluğu Ebu Cehil’in yanında aldı. Ebu Cehil
o sırada müşrikleri etrafına toplamış yaptıklarını gururla anlatıyordu.
Fakat birden yere yuvarlandı. Hz. Hamza kocaman yayıyla onu yere
yuvarlamıştı. “Kardeşimin oğluna kötü sözler söylersin ha! Haydi, ona
yaptıklarını bana da yap bakalım.”
Hazreti Hamza Ebu Cehil’e dersini verdikten sonra Peygamberimizin yanına
gitti. Ebu Cehil’e yaptıklarını anlattı. Peygamberimizde en ufak bir
sevinç belirtisi yoktu. Hz. Hamza şaşırdı: “Sevinmedin mi?” diye sordu.
Sevgili Peygamberimiz “Ben böyle şeylere sevinmem. Beni ancak senin
müslüman olman sevindirir” buyurdu. Bu sırada Efendimiz Kur’ân-ı Kerîm
okumaya başladı. Hz. Hamza’nın içini huzur kaplamıştı. Bir gece düşünmek
için izin isteyerek ayrıldı. Gece boyunca düşündü ve sabahın ilk
ışıklarıyla müslüman olduğunu belirtmek için Efendimiz’in yanına gitti.
Öğleye doğru Hz. Hamza müslüman olduğunu Kâbe’de toplanmış olan
müşriklere de ilan etti. Müşriklerin korktukları başlarına gelmişti.
HAZRETİ ÖMER
Hz. Hamza’nın müslüman olması müslümanları ne kadar sevindirdiyse,
müşrikleri de o kadar üzmüştü. Bu olayın ardından hemen toplandılar. Ebu
Cehil bu önemli toplantıya Hz. Ömer’i de çağırmıştı. Çok kötü bir
durumda olduklarını, Peygamberimizi öldürmedikçe de bu durumdan
kurtulamayacaklarını ifade etti. Ebu Talib’in yeğenini öldürene 100
deve, 100 altın vereceğini de söylüyordu. Hz. Ömer bu iş için gönüllü
olarak ortaya atıldı.
Hz. Ömer, üzerine aldığı bu işi yapmak için ilerlerken akrabası Hazreti
Nuaym ile karşılaştı. Nuaym, onun maksadını öğrenince heyecanlandı. Onu
vazgeçirmeye çalıştı. Bu çabası onun da müslüman olduğunu ortaya
koyuyordu. Hz. Ömer iyice sinirlenmişti. Nuaym korku içinde “Ya Ömer,
kız kardeşinle eşi bile müslüman oldular” dedi. Hz. Ömer kendinden
geçmiş bir halde kız kardeşinin evine gitti.
Bu sırada kardeşi Hz. Fatıma ile eşi Said yeni inmiş olan bir sûreyi
ezberlemeye çalışıyorlardı. Hz. Ömer kapıyı tekmeleyerek açmış ve
onların gizlemekte oldukları kağıtları görmüştü. Onların da müslüman
olduklarını anladı. Acımasızca vurmaya başladı. Eşini kurtarmak için
ileriye atılan Hz. Fatıma da ağabeyinin bir tokatıyla yere düştü. “Bizi
öldürsen de dinimizden vazgeçmeyiz” diye haykırdı. Bu sözler öfkesini
dindirmişti Hz. Ömer’in. “Az önce okuduklarınızı dinlemek istiyorum”
diye mırıldandı. Said’in okuduğu Kur’an âyetleri onu çok duygulandırmış,
gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Peygamberimizin kendisinin
müslüman olması için dua ettiğini öğrenince daha da heyecanlanıp
duygulandı. Erkam isimli sahâbînin evinde sohbet eden Peygamberimizin
yanına gitti. Önünde diz çöktü. Peygamberimiz gülümseyerek sordu: “Niçin
geldin ey Ömer?” Hz. Ömer titrek bir sesle cevap verdi: “Müslüman olmak
için geldim ey Allah’ın elçisi!”
Allah, Peygamberimize bu durumu önceden haber vermişti. Hz. Ömer’i duyan
müslümanlar hep birlikte tekbir getirdiler. Hz. Ömer Peygamberimizle
birlikte kelime-i şehâdet getirdi.
Kendini artık daha güçlü hisseden Hz. Ömer müslümanların şimdi 40 kişi
olduklarını öğrenince, hep birlikte Kâbe’ye gidip namaz kılmayı teklif
etti. Peygamberimiz sayılarının henüz çok az olduğunu söyleyince Hz.
Ömer kılıcını kuşanıp “Ey Allah’ın elçisi! Allah’a yemin ederim ki,
Kâbe’ye gidecek ve önüme gelen herkesi yüce dinime davet edeceğim” dedi.
Bunun üzerine Efendimiz onun teklifini kabul etti. Hep birlikte Kâbe’ye
doğru yola çıktılar.
Bu sırada müşrikler Kâbe’de toplanmış Peygamberimizin ölüm haberini
bekliyorlardı. Bunun yerine Hz. Ömer’in de müslüman olduğu haberini
alınca korkudan, öfkeden, endişeden kendilerini kaybetmiş,
donakalmışlardı.
|