NAMAZ BİLGİLERİ
Ezan ve kamet nedir?
Ezan, farz namazlarının vaktinin girdiğini belli sözlerle ve
özel bir şekilde ilan etmek, bildirmek demektir.
Namaz Mekke döneminde farz kılınmakla birlikte, ezan hicretten
sonra uygulamaya konulmuştur. Medine’ye hicretten sonra, Mescid-i
Nebevî’nin inşası tamamlanıp düzenli bir şekilde cemaatle namaz
kılınmaya başlanınca, Hz. Peygamber vakitlerin girdiğini
duyurmak için ne yapabileceğini arkadaşlarıyla görüşmeye
başlamıştır. Bu esnada Hz. Peygamber’e vahiyle, ayrıca sayıları
yirmiye kadar ulaşan sahabiye rüyalarında bugünkü ezanın şekli
öğretilmiştir. Hz. Bilal tarafından sabah namazında, yüksekçe
bir evin damında okunarak uygulamaya konulmuştur.
Ezan, Müslümanlığın şiarı haline gelmiş müekket bir sünnettir.
Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin girdiği ilan
edilmekte, hem de Allâh’ın büyüklüğü, Peygamberimizin O’nun kulu
ve elçisi olduğu ve namazın kurtuluş yolu olduğu ilan
edilmektedir.
Kâmet ise, farz namazlardan önce, namazın başladığını bildiren
ve ezan lafızlarına benzeyen sözlerdir. Ezandan farklı olarak,
“hayya ale’l-felâh” cümlesinden sonra, “kad kameti’s-salât”
cümlesi eklenir. İster cemaatle, isterse tek başına kılınsın,
erkeklerin her farz namazdan önce kâmet getirmeleri sünnettir.
Kaza namazlarında ezan ve kamet gerekir mi?
Ezan ve kamet vaktin değil, namazın sünneti olduğu için kaza
namazı kılarken de ezan ve kamet getirmek sünnettir. Kamet
getirilmeden kılınan namaz geçerli olmakla birlikte, terk etmek
uygun değildir.
Birden fazla kaza namazı kılınacak ise, her bir namaz için ayrı
ayrı ezan ve kamet getirilmesi daha faziletli olmakla birlikte,
başta bir kere ezan okunup, her bir kaza namazı için ayrı kamet
getirilmesi de mümküdür.
Hoparlörle ezan okumak caiz midir?
Ezan, İslâm dininde önemli bir yere sahip olan namaza çağrıyı
sembolize etmektedir. “Duyurmak, bildirmek” anlamlarına gelen
“ezan” kelimesi, terim olarak; farz namazlar için belli
vakitlerde okunan “ bilinen özel” sözlerdir.
Ezan aracılığıyla halka hem namaz vaktinin geldiği ve cemaatle
namaz kılınacağı duyurulmuş olmakta, hem de Allâh’ın büyüklüğü,
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in O’nun elçisi ve namazın kurtuluş
yolunun kapısı olduğu ilan edilmektedir.
Ezan namaz vakitlerini ilan olduğuna göre, ezanın muayyen
kalıplarını muhafaza ve ifade etmek suretiyle bu ilanın,
hoparlör veya hoparlörsüz yapılması arasında dini açıdan bir
fark yoktur. Nitekim tarihi süreç içinde ezan ile amaçlanan bu
gayenin (ilan) sağlanması için İslâm alemi çeşitli arayışlar
içine girmişler ve Hz. Peygamber döneminde söz konusu olmayan
minareleri inşa etmişlerdir. Gaye, ezan ile amaçlanan duyuru ya
da ilanın kapsam alanını genişletmektir. Hoparlör sesin
kuvvetini artırıcı bir alettir. Hoparlörden çıkan ses, aksi seda
(yankı) değil; mikrofon başında okuyan veya konuşan kişinin
kendi sesidir. Bu itibarla, daha uzaklardan duyulması için
ezanın mikrofondan okunmasında dinen bir sakınca yoktur. Ayrıca
minarelere konan hoparlörlerin, kıble veya başka bir cihette yer
almasının da bir sakıncası yoktur.
Ezanın Arapça dışında başka dillerde okunması mümkün müdür?
Ezan, İslâm’ın değişmez bir simgesidir. Dünyanın neresinde
olursa olsun, Müslüman varlığının ve kimliğinin bir
göstergesidir. Bu şekliyle özgün dilinde okunması konusunda 15
asırlık bir gelenek ve ittifak söz konusudur. Ezanın asıl amacı,
vaktin girdiğini bildirip namaza davet olduğundan değişik
dilleri konuşan Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması,
ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bunun
temininin yolu da ezanı bilinen asli lafızlarıyla okunmasından
geçer.
Namazların beş vakit oluşu
İslâm'ın beş temel esasından biri olan namaz, günün belli zaman
dilimleri içerisinde yerine getirilmesi gereken bir farzdır.
Vakit, namazın şartlarından biri ve farz olmasının sebebidir.
Kur’an’da, “ إن الصلاة كانت على المؤمنين كتابا موقوتا – Şüphesiz
namaz vakitli olarak farz kılındı” (Nisa 4/104) buyurulmaktadır.
Bu nedenle, namazların vakitlerinden önce kılınması caiz
olmadığı gibi, vaktinden sonraya bırakılması da caiz değildir.
Kur’an-ı Kerim’de beş vakit namazdan söz edilmediği ileri
sürülerek, günde beş vakit namazın farz olmadığı iddia edilemez.
Belirtmek gerekir ki, sünnet olmaksızın Kur’an’ın doğru
anlaşılması mümkün değildir. Kur’an’da namaz vakitlerinin
tamamının başlangıç ve bitiş zamanları açıkça bildirilmediği
gibi, nasıl kılınacağı da bildirilmemiştir. Namazın nasıl
kılınacağı ve vakitleri Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir:
Cebrâil, Hz. Peygamber’e gelerek namazı bir defa ilk
vakitlerinde, bir defa da son vakitlerinde kıldırarak namazın
vakitlerini göstermiş (Müslim, Salât, 138); Hz. Peygamber de
bunları ashabına bildirilmiştir (Müslim, Mesacid ve Mevâdiu’s-Salât,
138). Asr-ı saadetten günümüze kadar da, Hz. Peygamber'in
gösterdiği gibi 5 vakit olarak kılınmıştır. Diğer taraftan,
namazla ilgili Kur’an ayetleri bir bütün olarak ele alındığında,
namazın beş vakit olduğu anlaşılabilir (bk. Bakara 2/238; İsra
17/78; Rum 30/17-18).
Kutuplar gibi vakitlerin teşekkül etmediği yerlerde namaz
nasıl kılınır?
Vakit, namazın şartı ve sebebi olduğundan, namaz vakitlerinden
biri veya ikisi oluşmayan bölgelerde bu namazların farz
olmadığını ileri sürenler çıkabilir. Ancak alimler vaktin,
namazın şartı, sebebi ve alameti olsa da, namazın asıl sebebi
ilâhî hitaptır. Bütün Müslümanlar, bir günde yani 24 saatte 5
vakit namazla mükelleftir. Dünyada, bazı bölgelerde bazı
vakitler tam olarak oluşmasa da, meselâ kutuplarda 6 ay gece, 6
ay gündüz olduğu söylense de, bir gün yine 24 saattir ve tarih
değişimi de buna göre olmaktadır. Bu sebeple, bir bölgede
herhangi bir namazın vakti gerçekleşmiyorsa veya tam olarak
belirlenemiyorsa, takdir yapılarak namazlar kılınır. Hz.
Peygamber, Deccal hadisi olarak bilinen hadislerinde, günlerin
uzun olduğu kıyamet gününde namazların takdir edilerek kılınması
gerektiğini belirtmişlerdir (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat,
20). Bu da göstermektedir ki, vakitlerin oluşmaması namaz
kılmamak için bir gerekçe olarak kabul edilemez.
Namazlar cem’ edilmek (birleştirilmek) suretiyle kılınabilir
mi?
Belirli şartları taşıyan her Müslüman’a günde beş vakit namaz
farzdır. Her namaz kendi vakti içinde edâ edilmek üzere farz
kılınmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de : “Namaz, müminler
üzerine belli vakitlerde edâ edilmek üzere farz kılınmıştır”
(Nisa 4/103) buyrulmaktadır. Bu itibarla normal şartlar içinde
her namazın vaktinde kılınması gerekir. Ancak geçerli bir
mazeretin olması durumunda cem‘ yapılabilir.
Cem‘, "İki namazı birleştirmek" anlamına gelen bir tâbir olup
öğle ile ikindi namazlarının öğle veya ikinde vaktinde; akşam
ile yatsı namazlarının akşam veya yatsı vaktinde birlikte
kılınmasını ifâde eder.
Pek çok sahih hadis; özellikle seferî iken öğle ile ikindi,
akşam ile yatsı namazlarının birleştirilerek kılınabileceğini
öngörmektedir. İbn Abbâs, "Rasulullah (s.a.v) Tebûk seferinde
öğle ile ikindi, akşam ile yatsı namazlarını birleştirerek
kıldı" demiştir. (Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 51, 53) Başka bir
hadiste de, Rasulullah'ın Medine'de (yolcu olmadığı), korku ve
yağmur bulunmadığı halde öğle ile ikindi, akşam ile yatsı
namazlarını birleştirerek kıldığını rivayet etmiştir (Müslim,
Salâtü'l-Musafirîn, 54).
Bu itibarla, öğle ile ikindi ve akşam ile yatsı namazları,
alışkanlık haline getirilmemek ve geçerli bir mazerete dayanmak
kaydıyla, hem takdim hem de tehir biçiminde (birini diğerinin
vaktinde) cem edilerek bir arada kılınabilir.
Namazları birleştirerek kılacak kişi, bu namazları peş peşe ve
sırasına göre kılar; iki farz arasındaki sünnetleri kılmaz.
Vaktinde kılınamayan namazlar kaza edilebilir mi?
Kur’an’da vaktinde kılınamayan namazların kaza edilmesi ile
ilgili olarak açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz.
Peygamber bizzat kendisi vaktinde kılamadığı namazları kaza
etmiş ve ashabına da bunu tavsiye etmiştir: Peygamberimiz Hendek
savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını
kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikindi namazından alıkoydular.
Allâh onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” demiş ve
ikindi namazını akşam ile yatsı arasında kaza etmiştir (Müslim,
Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 627). Ayrıca Hayber Fethinden
dönerken, bir yerde konakladıklarında gece uyuya kalmışlar ve
vaktinde kılamadıkları sabah namazını güneş doğduktan sonra kaza
etmişlerdir (Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680). Yine
Peygamberimiz “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa
hatırlayınca onu kılsın” buyurmuş ve “ekımi’s-salâte li zikrî”
(Taha, 20/14) âyetini delil getirmiştir (Buhârî, Mevâkîtü’s-Salati,
No: 562; Müslim, Mesacid ve Mevadi’u’s-Salat, N. 680-684).
Unutma ve uyuma gibi bir mazeret olmaksızın terk edilen
namazların kazası ile ilgili hadisin bulunmaması, bu namazların
kazasının olmadığını göstermez. Zira, Hz. Peygamberin veya bir
müminin prensipte bilerek farz namazları terk etmesi
düşünülemez. Ancak Hz. Peygamberin bir mazerete binaen vaktinde
kılınamayan namazları kaza etmesi ve bu yönde tavsiyede
bulunması mazeretsiz olarak terk edilen namazların kaza
edilebileceğinin de göstergesidir.
Yolculukta kılınamayan namazlar nasıl kaza edilir?
Namaz, kişinin zimmetine nasıl ve ne şekilde terettüp ederse,
onu o şekliyle eda veya kaza edecektir. Yolculukta iken namazı
kazaya kalan kişi, evine döndükten sonra da olsa, dört rekatlı
olan farzları iki rekat olarak kaza eder. Mukim iken namazı
kazaya kalan kişi de, yolculukta bu namazı tam olarak kaza eder.
Hangi vakitlerde kaza ve nafile kılınamaz?
Hiçbir namazın kılınamayacağı vakitler şunlardır:
a) Güneşin doğmaya başlamasından itibaren yaklaşık 45-50 dakika
geçinceye kadar olan zaman içinde,
b) Öğle vakti girmesine yaklaşık 10 dakika kalmasından itibaren
öğle vakti girinceye kadar olan süre içinde,
c) Güneşin batmasına 45-50 dakika kalmasından itibaren akşam
namazı vakti girinceye kadar olan zaman içinde.
Ancak, güneşin batmasından önceki kerahat vaktinde, o günün
ikindi namazının farzı kılınabilir. Ancak mazeretsiz olarak
ikindi namazını bu vakte kadar geciktirmek mekruhtur.
Hangi vakitlerde nafile namaz kılınamaz?
Nafile namazın kılınamayacağı vakitler şunlardır:
a) İmsak vakti girdikten sonra, güneş doğuncaya kadar olan
sürede (sabah namazının sünneti hariç),
b) İkindi namazını kıldıktan sonra güneş batıncaya kadar olan
sürede,
c) Cem edilen namazlar arasında,
d) Farz namazının vaktinin daralması durumunda,
e) Farza durulmak üzere kamet getirilirken,
f) Cuma günü hatibin minbere çıkmasından sonra.
Kaza namazı borcu olan nafile kılabilir mi?
Kazaya kalmış namazların kazası ile meşgul olmak, nafile namaz
kılmaktan önemli ve önceliklidir. Ancak vakit namazları ile
birlikte kılınan düzenli nafileler (revatip sünnetler) ve
teravih namazı imkânlar ölçüsünde kılınmalıdır. Hz. Peygamber
bir hadislerinde, "Kulun kıyamet günü ilk hesaba çekileceği
konu, farz namazlardır. Eğer bu tamamsa işi kolaylaşmıştır. Aksi
halde, "bakın bakalım, nafileden, bir şeyi var mı?" denir.
Nafile ile farz eksikleri tamamlanır.." buyurmuştur (Tirmzî,
“Salât”,188; İbn Mâce, “İkame”, 202).
Bir namaz hem kaza hem sünnet niyeti ile kılınabilir mi?
Niyet namazın şartlarından biridir. Kişinin hangi namazı
kıldığını bilmesi gerekir; hangi vaktin namazını kıldığını,
farz, vacip veya nafile olduğunu, müstakil mi yoksa imama uyarak
mı kıldığını niyetinde belirlemesi gerekir. Bu itibarla iki
niyetle bir namaz kılınamaz.
Sünnet namazlar kaza edilir mi?
Kerahet vakti olmaması ve bir sonraki namazın vakti girmedikçe,
beş vakit namazla birlikte kılınan sünnet namazlar kaza
edilebilir. Müteakip vakit girdikten sonra sünnet namazlar kaza
edilmez, yalnız farz namazlar kaza edilir.
Kısa kollu gömlek veya dar pantolonla namaz kılmanın hükmü
nedir?
Kollar, erkeklerin namazda ve namaz dışında örtmeleri gereken
uzuvlardan değildir. Dolayısıyla erkeklerin kısa kollu gömlekle
namaz kılmalarında sakınca yoktur. Hareketleri engelleyecek
şekilde dar pantolonla namaz kılmak ise, uygun değildir.
Kadınlar çorapsız ve başı açık namaz kılabilirler mi?
Buluğa ermiş müslüman bir hanımın namaz kılarken saçlarını ve
diğer avret mahallini örtmesi gerektiği Hz. Aişe’den rivayet
edilen bir hadis ile sabittir. Peygamberimiz (a.s.) şöyle
buyurmuştur: “Allah buluğ çağına ulaşmış kadının başörtüsüz
namazını kabul etmez.” (Hakim en-Neysabûrû, Müstedrek; I, 251.
Ebu Dâvûd, Salat, 85. No: 641. I, 422. Tirmizî, Salat, 277. No:
377. II, 215. İbn Mâce, Tahâre, 132. NO: 655. I, 214. Ahmed b.
Hanbel, Müsned, VI, 150, 218, 259. İbn Huzeyme, hadisin sahih,
Tirmizî, Hasen, Hakem ise Müslim’in şartlarına göre sahih
olduğunu söylemiştir.) Ayrıca Peygamberimizin eşlerinin
evlerinde baş örtüsü ile namaz kıldıklarını (Malik, Salat, 10.
No: 35-36) ve Peygamberimizin başı açık namaz kılan genç kızlara
müdahale ettiğini ve buluğa eren kadınların başlarını örterek
namazlarını kılmaları gerektiğini bildiren hadisler mevcuttur. (Ahmed,
VI, 96, 236, 238; Tirmizî, Salat, 84. No: 640. I, 420; Ebu Davud,
Salat, 85. No: 642. I, 422) Peygamber zamanından günümüze kadar
ki uygulama da böyledir. Bu konuda İslam toplumunun orta görüşü
hasıl olmuştur.
Buna mukabil, kadınların el, yüz ve ayakları avret mahalli
olmadığından, çorapsız namaz kılabilirler.
Dar veya içini gösteren elbiselerle namaz kılınabilir mi?
Kadınların el, yüz ve ayakları dışında kalan bütün bedeni,
erkeklerin ise göbek ile diz kapağı arası avret mahallidir.
Buraların, namazda ve namaz dışında yabancılara karşı örtülmesi
ve giyilen elbisenin vücut hatlarını belli edecek şekilde dar,
tenini gösterecek şekilde ince olmaması gerekir.
İş elbisesi ve pijama ile namaz kılınabilir mı?
Namazın şartlarından birisi de necasetten (pislikten)
taharettir. Namaz kılacak kişinin elbisesinde, bedeninde ve
namaz kılacağı yerde, kan, idrar, şarap, dışkı gibi namaza mani
necasetler bulunmamalıdır. Tesettüre uymak ve temiz olmak şartı
ile iş elbisesi ve pijama ile namaz kılınabilir.
Bu itibarla, işin cinsine göre iş elbisesinde bulunan badana,
boya, madenî yağlar, pas ve benzeri kirler namazın sıhhatine
manî değildir. Ancak kişi, camiye veya mescide gidecekse temiz
elbise giymesi Kur'an-ı Kerim'in emridir. Örf, adet ve medeniyet
gereği olarak camiye veya cemaate giden kimsenin en güzel
elbiselerini giymesi cemaate saygının bir gereğidir. Gerek evde,
gerek diğer yerlerde tek başına da olsa namazların temiz ve
güzel bir kıyafetle kılınması, şüphesiz daha iyidir.
Namaz kılarken kıbleye yönelmenin hükmü nedir?
Namaz kılarken Kıbleye yönelmek namazın farzlarındandır.
Müslümanların kıblesi ise, Kâbe’dir. Kâbe’yi görenlerin bizzat
kendisine, görmeyenlerin ise o cihete yönelerek namazlarını
kılmaları gerekir. Bu husus Kur’an-Kerim’de şöyle
belirtilmektedir: “(Ey Muhammed! Bundan böyle) yüzünü Mescid-i
Haram yönüne çevir.(Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız
olun (namazda) hep o yöne dönün.” (Bakara, 2/144).
Uzaklardan Kabe'ye yöneliş, ancak takribi olarak
gerçekleşebilir. Bu yönelişte esas olan, namaz kılanın cephesini
Kabe istikametinden tamamen çevirmemesidir.
Yalnız yüzün kıbleden çevrilmesi ise mekruh olmakla birlikte
namazı bozmaz. Bununla birlikte namaz kılanın, gücü yettiği
kadar Kıble'ye doğru bir şekilde yönelmeye çalışması dini bir
görevdir.
İşyerinde namaz kılmak için izin verilmiyorsa memur ne
yapmalıdır?
Müslüman bir memurun ve işçinin, çalıştığı yerde namaz kılması
için iş disiplini ve düzeni açısından işverenin veya amirlerin
iznini alması uygun olur. Yine aynı şekilde işverenin veya
işyerinde sorumluluk alan kimsenin, namaz kılmak isteyen
memurlarına ve işçilerine, günlük dini görevi olan namazlarını
kılabilme imkanını sağlaması gerekir. Şayet sağlamıyorlarsa
kendi imkanları ölçüsünde kılabiliyorlarsa en azından farzlarını
kılarlar. Bu da mümkün olmazsa namazlarını cem veya kaza
ederler.
Ancak işçinin ve memurun namazı bahane ederek mesaisini
suiistimal etmemesi gerekir.
Namazda,dudaklar hiç kıpırdatılmadan yapılan kıraat ile
kıraat şartı gerçekleşmiş olur mu?
Fatiha ve diğer sureleri, namazda dili kıpırdatmaksızın ve ses
çıkartmaksızın zihinden tekrarlama okuma (kıraat) sayılmaz, yani
böyle yapmakla namazın rüknü olan kıraat yerine getirilmiş
olmaz. Kişinin kendi duyabileceği bir sesle, fısıldar gibi,
harfleri yerlerinden çıkartarak ve eğer yanında başkaları varsa
onları namazda rahatsız etmeyecek bir şekilde okuması gerekir.
Sağır ve dilsizler nasıl namaz kılarlar?
Dilsiz ve sağırlar, ibadetlerle mükellef olma açısından diğer
Müslümanlar gibidir. Dolayısıyla namaz kılmakla, oruç tutmakla
ve diğer ibadetlerle yükümlüdürler. Namazın farzlarından olan
iftitah tekbiri ve kıraattin normalde telaffuz edilmesi gerekir.
Ancak sağır ve dilsizlerin, tekbir ve kıraati kalplerinden
geçirmeleri yeterlidir.
İma ile namaz
İslâm dini kolaylık üzerine bina edilmiştir. Ayrıca
sorumluluklar ve kulluk da kulun gücüne göredir. Bu nedenle
hastalık, hafifletme ve kolaylaştırma sebebi sayılmıştır. Buna
göre, ayakta namaz kılmaya gücü yetmeyen veya ayakta durmakta
zorlanan kimse oturarak namazını kılabilir. Rükû veya secde
etmeye gücü yetemeyen kimse ima ile namazı kılar.
İmâ, namazda rükû ve secde yerine başla işaret etmektir. Bu
şekilde namaz kılan kişi rükû için başı biraz eğer, secde için
ise rükûdan biraz daha fazla eğer. Secdede başını yere koyamayan
kimsenin, bir şeyi başına kaldırarak ona secde etmesi caiz
değildir. Böyle kişi imâ ile namaz kılar. Oturarak namaz
kılamayan, sırt üstü yattığı yerde imâ eder. Bir kişi ayakta
durmaya gücü yettiği halde, rüku ve secdeye gücü yetmiyorsa,
ayakta veya oturarak imâ edebilir; ancak oturarak imâ etmesi
daha uygundur. Kaş veya göz ile ima ederek namaz kılınmaz. Başı
ile ima etmeye gücü yetmeyen kimsenin namaz kılması gerekmez.
Namaz kılarken rekatlarda tereddüt eden kimse ne yapmalıdır?
Yapılan ibadet ve amellerin her türlü şüpheden uzak olması
gerekir. Şüphe ve tereddütler amelin değerini düşürür ve
kararsızlıklar meydana gelir. Bu yüzden dört rekatlı bir namazı
üç rek'at mı, yoksa dört rek'at mı kıldığında ilk defa şüphe
eden kimsenin bu namazı yeniden kılması gerekir. Çünkü Hz.
Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sizden biri namazında kaç rek'at
kıldığı hususunda şüpheye düşerse namazı yeniden kılsın" (Zeylâî,
Nasbu'r-Râye, II, 173).
Namazda şüphelenip kaç rek'at kıldığı hususunda kesin bir
kanaate varamayan kimse en az rek'atı esas alarak namazına devam
eder. Çünkü en azı hakkındaki bilgi kesindir. Hz. Peygamber,
"Sizden biri namazında şüphe ederse, üç mü dört mü kıldığını
bilemezse, şüpheyi bıraksın ve en az rek'âtı esas alarak
namazına devam etsin" buyurmuştur (Nesâî, “Sehv”, 24; İbn Mâce,
“İkâme”, 132.). Buna göre dört rekatlı bir namaza başlayan
kimse, kıldığı rekatın birinci rekat mı ikinci rekat mı
olduğunda kuşkuya düşüp, bir tarafı tercih edemezse, kendisini
bir rekat kılmış sayar ve birinci sayılan rekatın ikinci; üçüncü
sayılan rekatın da dördüncü rekat olma ihtimali bulunduğu için,
her bir rekatın sonunda ihtiyaten teşehhüt miktarı oturur,
böylece dört oturuş yapmış olur ve sonunda sehiv secdesi yaparak
namazını tamamlar.
İmamdan farklı bir mekanda, hoparlör bağlantısıyla imama
uyulabilir mi ?
İmam ile imama uyanların namaz kıldıkları yerin bir olması
gerekir. İmamın sesini işiterek veya kendisini görerek namazdaki
hareketlerini anlarlarsa, imama uymak sahih olur. İmamı görmeyen
ve sesini de duymayan kişi, cemaatten bazılarını görmesi veya
cemaatten tekbir getiren kişinin tekbirini duyması halinde imama
uyabilir. İmam ile imama uyanların namaz kıldıkları yerin
hakikaten veya hükmen bir olması gerekir. Bu itibarla, ses
bağlantısı olmak kaydıyla, cami olarak kullanılan binanın farklı
kat ve bölümlerinde, imama uyarak namaz kılınabilir.
Seferi olan kişi imamlık yapabilir mi?
Seferi olan bir kişi, hem seferî, hem de mukim olan cemaate
imamlık yapabilir. Seferi olan kişi, dört rekatlık farz
namazlarda imamlık yaptığında, karışıklığa sebep olmamak için,
seferî olduğunu, namazı iki rekat olarak kılacağını, mukim olan
cemaatin namazlarını 4’e tamamlaması gerektiğini hatırlatması
uygun olur.
Kadının imamlık yapması?
Kadınların namazda imamlık yapması, bir kadının diğer kadınlara
imamlığı ve kadın-erkek karışık cemaate veya sadece erkeklere
imamlığı olarak iki kısma ayrılır.
Kadının diğer kadınlara imamlığı konusunda, Hz. Peygamber
(s.a.)'in hanımlarından Ümmü Seleme ve Hz. Aişe'nin kadınlara
imam olarak namaz kıldırdıklarına, bu durumda öne geçmeyip ilk
safın ortasında durduklarına ait ilk devir hadis kaynaklarında
bilgiler vardır. Kadınların günlük beş vakit namazda olduğu
gibi, teravih namazında da diğer kadınlara imamlık yapmaları
İs1am fakihleri tarafından caiz görülmüştür .
Bir kadının, erkeklere veya kadın-erkek karışık cemaate imamlık
yapması ise, Ahmed b. Hanbel'in Müsned'i, Ebû Dâvûd'un Sünen'i,
İbn Hüzeyme'nin Sahih'i, Beyhakî'nin Sünen-i Kebîr'i ve Hakim'in
Müstedrek'i gibi pek çok kaynakta yer alan bir rivayete göre,
Hz. Peygamber, istisnâî olarak Ümmü Varaka isimli bir hanıma,
biri erkek diğeri kadın iki köleden oluşan kendi ev halkına
imamlık yapması için izin vermiştir. Bu rivayete dayanarak,
Ahmed b. Hanbel, Ebû Sevr, Müzenî, Taberî, İbn Teymiyye gibi
alimler, kadının zaruret halinde erkeklere de imamlık
yapabileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanife, Şafiî gibi
müçtehitler ile, fakihlerin çoğunluğu ise, kadının erkeklere
imamlığını caiz görmemişlerdir.
Büyük günah işleyen kişi imamlık yapabilir mi?
İmamlık yapacak kişinin, ibadet ehliyetine sahip olması gerekir.
Cemaatle kılınan namazlarda, imamın namazı sahih olduğunda,
cemaatin namazı da sahih olur.
Büyük günah işleyen kişinin arkasında kılınan namaz sahihtir (Ebû
Davud, “ Salât” 63, Şevkani, Neylü’l-Evtar, III, 184-185.).
Ancak imam olan kişinin, dindar, günah işlemekten sakınan,
cemaat tarafından sevilen, güzel ahlaklı biri olması uygundur.
Mezhep farklılığı namazda iktidaya engel midir?
Mezheb farklılığı namazda iktidaya (imama uymaya) engel
değildir; bir kimse başka mezhepten birine uyabilir. Onun kendi
mezhebindeki şartlara aykırı bir davranış içinde bulunup
bulunmadığını araştırması gerekmez. İmamın namazı kendi
mezhebine göre sahih olduğunda, cemaatin namazı da sahih olur.
Kadınların erkeklerle aynı safta namaz kılmasının hükmü
nedir?
İster cuma, ister bayram, ister cenaze, hangi namaz olursa
olsun, kadınlar erkeklerle birlikte namaz kıldıkları takdirde,
erkeklerden ayrı, uygun bir yerde namaza durmaları gerekir.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) namaz saflarını önce erkekler,
sonra erkek çocuklar en arkada da kadınlar olmak üzere
düzenlemiş; "Namazda erkek saflarının en faziletlisi en önde
olanı, fazileti en az olanı ise en arkada bulunanıdır. Kadın
safların en faziletlisi ise en arkada kalanı, en az faziletlisi
ise en önde olanıdır." (Müslim, “Salat” , 132; Ebu Dâvud,
“Salat”, 97. Tirmizi, “Mevakıt”, 52; Nesai, “İmame”, 32; İbn
Mace, “İkame”, 52) buyurmuştur.
Bu şekildeki uygulama, kadınların ikinci sınıf konuma
indirgenmesi anlamına olmayıp, herkesin anlayabileceği tabii,
fıtri bir takım sebepler yüzünden, hem kadınların hem de erkek
cemaatin daha huşu ve sükûn içerisinde namaz kılmaları içindir.
Cemaatle namazdan sonra topluca tespih çekmek bid’at midir?
Namazlardan sonra bilinen şekliyle tesbihat ve zikirleri çekmek,
sahih hadislerle tavsiye edilmiştir. Bu tesbihat topluca
çekilebileceği gibi, münferit olarak camide veya cami dışında
çekilebilir. Bu nedenle, cemaatle namazdan sonra topluca tespih
çekilmesi bid’at sayılmaz.
CUMA NAMAZI
Cuma namazı kaç rekattır?
Cuma namazının farzı iki rekattır. Kişinin esas sorumlu olduğu
bu iki rekat farzdır. Bunun yanında farzdan önce dört rekat,
farzdan sonra dört rekat olmak üzere sekiz rekat da sünneti
vardır.
Kimler Cuma namazı kılmakla mükelleftir?
Cuma namazı, kadın, hasta, yolcu, hürriyeti kısıtlı ve cemaate
katılamayacak derecede mazereti olanlara farz değildir. Bununla
birlikte kılmaları halinde namazları geçerli olup, ayrıca öğle
namazı kılmaları gerekmez.
Dinimize göre hasta ve yolcu olanlarla, stratejik önemi haiz
yerlerde hizmet verenler hariç, akıllı ve ergenlik çağına gelmiş
her Müslüman erkeğe Cuma namazı kılmak farzdır.
Cuma günü ve Cuma vakti çalışılır mı?
Kur'an-ı Kerim Cum'a Suresi’nin konu ile ilgili 9 uncu âyetinde
"Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman
hemen Allah'ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer
bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır" buyurulmaktadır. Buna
göre Cuma namazı kılmakla yükümlü olan kişilerin Cuma vaktinde
alışveriş yapmaları ve çalışmaları caiz değildir. Ancak, Cuma
namazı kılmakla yükümlü olmayan kişilerin alış-veriş yapmasında
ve çalışmasında dinen bir sakınca yoktur
Cuma saatinde, Cuma namazı ile yükümlü olanların alışveriş
yapması caiz olmamakla birlikte bu tür akitlerden elde edilen
kazanç helaldir.
Cuma namazı kılmakla dînen yükümlü olan satıcının iş yerinde
Cuma namazı kılmakla yükümlü olmayan birisini istihdam etmek
suretiyle iş akışının devamını sağlamasında dinî açıdan bir
sakınca yoktur.
İşyerlerindeki mescitlerde Cuma namazı kılınabilir mi?
Yetkili mercilerden izin alınmak kaydıyla, iş yerlerindeki
mescitlerde Cuma namazı kılınabilir.
Zuhr-i âhir namazı ve hükmü?
Zuhr-i âhir namazı, son öğle namazı anlamına gelir. Bu namaz,
bir kısım İslâm bilginleri tarafından, Cuma namazının sahih
olmaması ihtimaline binaen, ihtiyaten kılınması öngörülen o
günkü öğle namazıdır.
Sıhhat şartlarındaki ihtilaf sebebiyle Cuma namazının geçerli
olmaması ihtimalinden hareketle zuhr-i ahir namazının
kılınmasının gerektiğini ileri sürenler olduğu gibi, buna karşı
çıkanlar da olmuştur.
Zühr-i Ahir Namazının Gerektiğini İleri Sürenlerin Delilleri
Zühr-i ahir namazının gerektiğini ileri sürenlerin hareket
noktası, bir yerleşim biriminde birden fazla camide Cuma
namazının sahih olmaması ihtimalidir. Bunlara göre, bir ihtiyaç
bulunmadıkça, bir yerleşim yerinde sadece bir yerde Cuma namazı
kılınır. İhtiyaç yokken, birden fazla yerde kılınması halinde,
namaza ilk başlayanların Cuma namazları sahih olur,
diğerlerininki olmaz. Bu durumda diğerlerinin öğle namazını
kılmaları gerekir. Hangisinin önce kılındığının tespit
edilememesi durumunda ise, ihtiyaten hepsinin öğle namazını
kılmaları bir çözüm olarak öngörülmüştür. Bunu da, Cuma
namazının toplanmak ve hutbe için meşru kılındığı gerekçesine ve
Hz. Peygamber ve hulefa-i raşidîn döneminde tek bir yerde Cuma
kılındığına dayandırmaktadırlar (Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc, I/544;
Nevevî, el-Mecmû’, IV/451-452; Sahnûn, el-Müdevvene, I/277-278;
İbn Kudâme, Muğnî, III/212; Hurâşî, Şerhu Muhtasari Halîl, II/74-75).
Zühr-i Ahirin Kılınmaması Gerektiğini İleri Sürenlerin Delilleri
Zuhr-i Ahirin kılınmasına karşı çıkanlar, şüpheyle yapılan
ibadetin geçerli olmayacağı düşüncesinden hareketle, bu namazın
kılınmaması gerektiğini söylemişlerdir. Bunlara göre, “belki
Cuma namazı sahih olmamıştır” şüphesiyle zuhr-i ahir kılmak,
Cuma namazını ifsat eder. Ayrıca zuhr-i ahir kılınması gerektiği
ileri sürmek, halkın gözünde, Cuma namazının farz olmayıp,
öğlenin farz olduğunu ya da bir vakitte ikisinin de farz olduğu
zannını uyandırır. İbn Nüceym, Alaü’d-din Haskefî, İbn Abidîn,
Cemaleddin el-Kasimî, Mehmet Zihni Efendi gibi bilginler bu
görüştedirler (İbn Nüceym, Bahru’r-Rayik, II/154-155; İbn
Abidîn, Reddü’l-Muhtâr, I/536, 541; Cemalettin el-Kasımî,
Islahu’l-Mesâcid, s.50; Mehmet Zihni Efendi, Nimet-i İslâm,
439-440).
Bir kısım alimler ise, daha da ileri giderek, Hz. Peygamber,
sahabe ve tabiîn döneminde böyle bir namaz bulunmadığından
hareketle, zühr-i ahir kılmayı bidat kabul etmişlerdir (Azim
Abâdî, Avnü’l-Ma’bûd, III/397,406; Reşid Rıza, Fetâvâ,
I/199-200,301-305; III/941; IV/1551, 1591; VI/2521).
Zühr-i ahirle ilgili olarak tarafların ileri sürdükleri
görüşlerin delilleri göz önünde bulundurulduğunda, bu namazı
kılmanın gerekli olmadığı anlaşılmaktadır. Şöyle ki, Hz.
Peygamber’in zamanında Cuma namazının sadece bir yerde kılınmış
olması, bir yerleşim biriminde birden fazla yerde Cuma namazı
kılınamayacağı anlamına gelmez. Zira o dönemde böyle bir ihtiyaç
söz konusu değildi. Ayrıca yeni inen ayetleri Hz. Peygamber’in
ağzından işitme iştiyakı içinde bulunan sahabenin, başka bir
yerde Cuma namazı kılmalarını düşünmek mümkün değildir.
Bir yerde Cuma namazı kılınmaması sebebiyle Cumanın sahih
olmayacağını söyleyen müçtehitlerin tamamı, ihtiyaç halinde
birden fazla yerde cumanın kılınabileceğini kabul etmişlerdir.
Öyle ki, İmam Şafiî Bağdat’a gittiğinde birden fazla yerde Cuma
namazı kılındığını gördüğü halde, buna karşı çıkmamıştır (Nevevî,
Mecmû, IV/452; Şirbînî, Muğni’l-Muhtâc, I/544). Günümüzde ise,
bir yerleşim biriminde tek camide Cuma namazı kılınması mümkün
olmadığından birden fazla yerde Cuma namazı kılınması kaçınılmaz
olmuştur.
Zühr-i ahir namazının ihtiyat sebebiyle kılındığını ileri
sürülmek, sağlam bir temele dayanmamaktadır. Zira, ihtiyat iki
delilden kuvvetli olanı tercih etmektir. Halbuki, Cuma namazının
farz olduğunu ifade eden ayet ve hadislere karşı, birden fazla
yerde kılınmasının caiz olmayacağı konusunda bir delil
bulunmamaktadır. Bir yerde kılınması şartını ileri sürenlerin,
ihtiyaç bulunduğunda kılınabileceğini belirtmeleri de bunu
göstermektedir. Kaldı ki Kur’an-ı Kerim’de, “Allâh bir kimseyi
ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar” (Bakara 2/286);
“Allâh dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.” (Hac 22/78)
buyrulmaktadır.
Diğer taraftan ihtiyat, bir faydaya mebni olmalıdır. Oysa, zuhr-i
ahirin kılınması gerektiğini söylemek, insanların Cuma’dan sonra
kılınacak sünneti terk etmelerine sebep olmaktadır. Farzdan
sonra sünnet namazdan başka bir namaz olmadığı anlatılır ve
uygulama da buna göre olursa, bu sünneti yerine getirenlerin
sayısı artacaktır. Asıl ihtiyat, Allâh ve Rasulü Müslüman’ları
ne ile sorumlu kılmış ise onları yerine getirmek, buna bir şeyi
ilave etmemektir.
Cuma namazını terk etmenin hükmü nedir?
Özürsüz olarak Cuma namazını terk eden bir Müslüman büyük günah
işlemiş olur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i
şeriflerinde, özürsüz olarak üç cumayı terk eden kimsenin
kalbinin mühürleneceği ifade edilmektedir. Bu itibarla geçerli
bir mazeret olmadıkça Cuma namazının terk edilmemesi gerekir.